Türkiye – NATO – Rusya İlişkileri / 3. Dünya Savaşı Çıkar Mı? (1)

1 Eylül 1939’da başlayan ve dünyayı Müttefikler (yani büyük üçlü İngiltere, ABD, Rusya’nın yanı sıra Çin ve Fransa’nın oluşturduğu birlik) ile Miğfer Devletleri (Almanya, İtalya ve Japonya birliği) olarak ikiye ayıran II. Dünya Savaşı 72 milyon insanın hayatına ve devasa yıkıma mal olduktan sonra 2 Eylül 1945’te Japon İmparatorluğu’nun teslim olduğunu ifade eden belgeyi USS Missouri’de imzalamasıyla sona erdi.

Ancak savaşın son senesi içerisinde, artık galip geleceklerini anlamış bulunan Müttefikler savaş sonrası dünyayı inşa etmek için görüşmelere başlamışlardı bile. II. Dünya Savaşı sonrası dünyada ortada çıkacak güç dengesinin belirlendiği önemli görüşmelerden biri de Karadeniz’in kuzeyinde Yalta’da gerçekleştirilmiş olan Yalta ya da Kırım Konferansıdır. Konferans 4-11 Şubat 1945 tarihinde yapılmış ve Rusya ile İngiltere ve ABD liderlerini buluşturmuştur. Konferans’ta ele alınan başlıca konu savaş sonrası Avrupa’nın durumu, bilhassa da Almanya’nın ne olacağıdır. İleride ABD dışişleri bakanlığı da yapacak James Brynes’in Konferans hakkındaki hatıralarında ABD ve İngiltere olarak Rusya karşısında şart koşacak durumda olmadıkları açıkça ifade edilir. Diğer bir deyişle Konferans öncesinde Rusya’nın kendi isteklerini ABD ve İngiltere’ye kabul ettirmek için eli bir hayli kuvvetlidir. Zira Rusya zaten Avrupa’da Batı’ya ilerleyişini başarıyla gerçekleştirmiş ve hem kendisi için stratejik bir mevzi olan Polonya’yı kontrol altına almış, hem de Berlin’e girmesine sayılı günler kalmıştır. Rus Kızıl Ordu’su Konferans’tan hemen önce başlattığı Vistula-Oder yürüyüşü ile Vistula ve Oder arasındaki 500 km’lik yolu sadece iki haftada kat etmiş ve Berlin’e girmeden onları karşılayacak karşılarındaki Alman birliklerinden beş kat fazla askerle Berlin’in 60km yakınına gelmiştir. Zaten İngiltere ve ABD, artık Almanya’nın bittiğine kanaat getirdiklerinden Rusya’nın Japonya’ya savaş ilan ederek Asya-Pasifik’te kendilerine katılmasını da istemektedirler. Yani Rusya hem Avrupa’da istediğini kendi imkanları ile elde edebilecek durumdadır hem de Japonya karşısında kendisine ihtiyaç duyulmaktadır. Böylesi bir ortamda Rusya’nın Yalta’da Türkiye ile ilgili isteklerde de bulunduğu ve bu isteklerini kabul ettirebildiği anlaşılmaktadır.

Rusya’nın isteklerinin ne olduğuna gelince, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın halka açılan tutanaklarından öğrenildiği kadarıyla Rusya 1936 Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin yeniden düzenlenmesini istemiş ve bunu kabul de ettirmiştir. Bilindiği gibi Montreux ile Türk Boğazları’nın kontrolü tamamen Türkiye’ye geçmiştir. Hal böyle olunca Rusya 19 Mart 1945’te, yani Yalta Konferansı’ndan hemen 5 hafta sonra Türkiye’ye bir nota vererek boğazların savunulması için Türkiye’de bir Rus askeri üssü kurulmasına izin verilmesini istemiştir. Ayrıca Rusya 1945’te sona erecek 1925 tarihli Türk-Rus saldırmazlık anlaşmasını yinelemeyeceğini de bildirmiştir. Rus dışişleri, Mart ve Nisan aylarında Almanya işgalinin tamamlanmasından sonra Haziran’da Moskova’daki büyükelçimize Boğazlar rejiminin değiştirilmesi isteklerini yinelemiş, ayrıca 1921 tarihli Moskova antlaşmasının revize edilmesi gerektiğini belirterek Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı kendilerine bırakmasını istemiştir.

Söz konusu isteklerin yarattığı şok karşısında hükümet İngiltere ve ABD’den yardım istediyse de hem İngiltere hem de ABD, savaş esnasında müttefikleri olan ve Japonya konusunda yardım talep ettikleri Rusya karşısında Türkiye’ye ilk başlarda yüz vermemiştir. Ancak savaşın ardından oluşan iki kutuplu dünyada, hele bir de 1949’da Rusya da ilk nükleer bombasını yapıp ABD’den sonraki ikinci nükleer güç haline gelince, Türkiye Batı Bloku ile iyice kolay ilişki kurmaya başlamıştır. Örneğin 1947’de ABD ile askeri iş birliği anlaşması yapılmıştır. 1950’de NATO ABD önderliğinde kurulduğunda Türkiye birliğe üye olmak istediğini açıklamıştır. 1950’de yapılacak olan çok partili seçimlerden hemen dört gün önce iktidardaki CHP seçimden sonra ne olur bilinmez kaygısıyla NATO’ya tam üyelik başvurusunda bulunmuştur. Nitekim CHP seçimleri Demokrat Parti’ye (DP) kaybetmiştir ancak DP de aynı siyaseti devam ettirerek NATO üyeliğini hedeflemiştir. 1950’deki ilk başvurumuz geri çevrilmişse de bugün Türkiye bir NATO ülkesi. Zira ilk başvurusundan ret cevabı alan Türkiye aynı yıl başlayan Kore Savaşı’na asker göndermiş ve oradaki askerlerimizin bilhassa Çinliler karşısında gösterdiği yararlılıklar görüldükten sonra davet 1951 yılında NATO tarafından yapılmıştır. Diğer bir ifadeyle, NATO üyeliğimizi başvuru yaparak değil, savaşarak elde etmiş bir ulusuz. NATO üyeliğimiz için o yıllarda emek harcamış insanlarımız arasında en çok çalışmışlardan birisi dönemin dışişleri bakanlarından Prof. Dr. Mehmed Fuad Köprülü’dür. Kendisi, tarihimize 11 sadrazam hediye ederek önemli bir yer edinmiş, Osmanlı’nın gerileme döneminde biraz nefes almasını sağlamış, Rusya’yı bir nebze de olsa dizginleyebilmiş ünlü Köprülü ailesinin ferdidir. Ve dedeleri gibi Rusya’yı dizginleyebilmek, dengeleyebilmek için NATO üyeliğimiz yönünde inanılmaz gayret sarf etmiştir.

Zannederim hemen II. Dünya Savaşı’nın ardından Rusya’dan gelen tehdidi biraz da olsa yukarıda açıklayabildim. Rusya aslına bakarsanız I. Dünya Savaşı sırasında da ve hatta hemen öncesinde de canımızı çok yakmış bir komşumuz. Türklerle Ruslar 16.yy’da genişlemeci siyasetlerinin doğal bir sonucu olarak ilk kez karşılaştıklarında tutuştukları ilk savaş olan

  • 1568-1570 savaşından sonra sırasıyla
  • 1571-1574
  • 1676-1681
  • 1686-1700
  • 1710-1711
  • 1735-1739
  • 1768-1774
  • 1787-1792
  • 1806-1812
  • 1828-1829
  • 1853-1856
  • 1877-1878’de
  • ve nihayet I. Dünya Savaşı’nda 1914-1918’de savaşmışlardır.

Üstelik iki ülke 1950-1990 arasında soğuk savaşın iki karşıt blokunda resmen yer almışlar ve en son olarak da Türkiye 2016’da Rusya’nın hayaline bile gelmeyecek bir şekilde bir Rus savaş uçağını düşürmüştür. Şöyle kabaca hesaplarsak Rusya ile Türkiye bilhassa 17. yy. sonlarından itibaren her 15-20 senede bir anlaşmazlık yaşamaktadır. Bu da demek oluyor ki o zamandan bu yana iki ulusun hiçbir nesli karşı taraftan bir şekilde güvensizlik algılamadan büyümemiştir.

Belki takip etmişsinizdir: işte yarım yüzyıldan uzun süredir bizim de üyesi olduğumuz NATO son günlerde Baltık devletlerine ciddi biçimde askeri yığınak yapmakla meşgul. Litvanya 5 Ocak tarihinde ülkesinde Amerikan özel kuvvetlerinin yerleşmiş olduğunu ilan etti ve Amerikan askerlerinin ülkedeki varlık nedeninin i) Litvanya ordusunu eğitmek ve ii) Rusya’nın saldırganlığına karşı caydırıcılık oluşturmak olduğunu açıkladı. 2017 Bahar aylarında NATO’nun tüm Baltık ülkelerine ve Polonya’ya 800 ile 1200 arasında değişen sayılarda asker kaydırması planlanmış durumda. Artı olarak ocak ayı başında Amerika, Avrupa’ya 3600 adet tank gönderdi. Böylece Avrupa’dan son tankını üç sene önce çekmiş olan Amerika, Avrupa’ya yeniden tanklarla döndü. Üstelik, Soğuk Savaş bittikten sonra yaptığı en büyük askeri yığınak bu. Amerika’nın tüm bu sevkiyata taktığı isim “Operation Atlantic Resolve”. Atlantik kelimesiyle NATO (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü) vurgusu yapılırken, Resolve kelimesi ile de bir meselenin halledileceği ya da bir konuda kararlılık gösterileceği ima ediliyor herhalde. Baltık sevkiyatı konusunda Amerika ve bir bütün olarak NATO uyumlu hareket ediyor: İngiltere Romanya’ya Jet uçakları ve asker göndereceğini açıkladı. İngiltere, Kanada ve Almanya her biri eski birer Sovyet Bloğu ülkesi olan Litvanya, Letonya ve Estonya’ya 1000’er asker göndereceklerini belirttiler. Amerika’nın başını çektiği NATO sevkiyatı ile Rusya, Baltık bölgesi, Polonya, Romanya ve Bulgaristan’da oluşacak muazzam bir NATO askeri varlığı ile batıdan çevrelenmiş olacak. Rusya da buna karşılık şu aralar Sırbistan’ı silahlandırmakla meşgul. Dahası bölgeden çok uzak bir coğrafyada, Amerika’nın tarihi müttefiklerinden biri olan Filipinler’de, Amerika karşıtlığını ifade etmekten çekinmeyen otokratik lider Rodrigo Duterte 2017 başında ABD tarafından silah ambargosu ile tehdit edilince ABD’ye “epey silahı olan bir arkadaşım var” diyerek meydan okudu. Söz konusu arkadaşın Vladimir Putin olduğu ve böylece Rusya’nın Filipinler’de Amerika’nın canını yaktığı ortada. Zaten NATO’nun Baltık çıkartması da Rusya’nın Kaliningrad’a yerleştirdiği nükleer başlık takılabilir füzelerin bölgede yarattığı güvensizliğe bir cevap. Yani hem ABD hem de Rusya birbirlerini çevrelemekle meşguller.

Hatta sadece Avrupa, Asya ya da Ortadoğu’da değil, ABD’nin arka bahçesi olarak bilinen Latin Amerika’da bile Rusya ABD’yi rahatsız etmekte. Venezuela eski lideri Hugo Chavez’in kurduğu ALBA (Amerika’mızın Halkları için Bolivarcı İşbirliği) örgütü ile Rusya’nın çok yakın ilişkilerinin olduğu malum. Dahası ABD’nin uyuşturucu çetelerine operasyon yapmak bahanesiyle istediği gibi girip çıktığı Orta Amerika ülkelerinin ABD’ye uyuşturucu bahanesini vermemesi için Putin Orta ve Güney Amerika ülkeleri ile ortak Narkotik karşıtı eğitim merkezini hayata geçirmiş durumda. Zaten Güney Amerika’daki sol hükümetlere bir süredir ABD’nin tahammülünün olmadığını Brezilya’da solcu devlet başkanının azledilmesi sürecinde yürütülen kampanya ile geçen sene görmüş olduk. Kısacası artık tek kutuplu bir dünya yok. ABD ve NATO’daki müttefikleri, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından 30 yıl kadar sonra tekrar Rusya ile karşı karşıya gelmekte. Bu iki kutuplu dünyanın geleceği 2005 senesinde Şangay İşbirliği Örgütü’nde (ŞİÖ) Putin’in tek kutuplu bir dünyanın kabul edilemez olduğunu ilan etmesi ile ortaya çıkmıştı zaten. Hatırlanırsa, o yıl ŞİÖ ABD’den Orta Asya’daki üslerini boşaltmasını istemiş ve ABD Özbekistan’daki askerlerini çekmek zorunda kalmıştı. O günlerde ABD yanlısıyken bugün artık ŞİÖ üyesi olan Özbekistan’dan.

İşte bu süreçte Türkiye de Rusya tarafına kayıyor gibi görünmekte. Ancak unutulmaması gereken soru şu: yarım yüzyıldan fazla süredir ulusal güvenliğimizin temelini oluşturan NATO’dan çıkarsak gireceğimiz ŞİÖ’de tarihimiz boyunca uzun süreli olarak iyi ilişkiler içerisinde kalamadığımız Rusya ile ne kadar süre müttefik kalabiliriz?

İşte tam olarak bu soru sorulduğunda dönüp ekonomimize bakmalı ve yapısal bir dönüşümü artık planlamalıyız. Bu uzun yazıyı tahammül edip buraya kadar okuyanlar herhalde şaşırmış bir biçimde, bu kadar askeri tartışmadan sonra nasıl oldu da iş ekonomiye geldi diyeceklerdir. Zaman verin, sözümü açacağım – ben zaten bir askeri uzman değilim, bir ekonomistim. Bu yazının devamı gelecek ve neden yapısal bir ekonomik dönüşüme ihtiyacımız olduğunu, yapısal dönüşümden kastımın ne olduğunu izah edeceğim. Şimdilik izninizle.

Gelecek hafta yazımın devamında görüşmek üzere.

 

 

Yazımızı beğendiyseniz sosyal medya aracılığıyla çevrenizle paylaşıp, gönüllü olarak emek veren bizlere destek olabilirsiniz. Ayrıca tüm gönderilerimizi sitemize doğrudan ya da Facebook ve Twitter sayfalarımıza üye olarak takip edebilirsiniz.

 

One thought on “Türkiye – NATO – Rusya İlişkileri / 3. Dünya Savaşı Çıkar Mı? (1)

  1. Orçun çok güzel açıklamışsın, zaten kafamızda darmadağınık olan bilgileri çok güzel derleyip toplamışsın, kalemine sağlık. Heyecanla bu yazının devamını bekliyorum.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s