Bir Garip Ekonomik Buhran Beklentisi (3): Kaçınılmaz Son?

Türkiye ekonomisinde kriz olasılığına ilişkin değerlendirmemize yumuşak karnımız dış finansman ihtiyacı ile devam ediyoruz. Önceki temel risk unsurları olan kamu maliyesinden pek iyi, bankacılık sektöründen iyi ve emlak sektöründen ise orta not alarak dersleri geçmiştik. Diğer taraftan açık ve serbest ekonomiye geçtiğimizden beri (Ocak 1980) dış finansman zorluğu ekonomimizin en büyük zayıf noktası ve bir diğer deyişle müfredattaki en kazık ders. Üstelik bu ders seçmeli değil zorunlu bir ders; diğer derslerden aldığımız başarılı notlar buradaki başarısızlığı telafi edememekte.

Kısaca özetlersek her ülke o yıl verdiği cari açık oranında dış finansman bulmak zorunda (bu yüzden seçmeli değil, zorunlu ders).  Mevcut duruma baktığımızda son dönemde bir kısmı geçici bir kısmı ise maalesef kalıcı olan turizm gelirlerindeki düşüşü saymaz isek; petrol fiyatlarındaki çakılma asgari dış finansman bulma yükümlülüğümüzü sıkıntılı da olsa hala kontrol altında tutabilmemizi sağlıyor. Petrol fiyatlarındaki hareketin önemini vurgulamak için kısaca özetlersek eğer; 2014 Temmuz ayında 115 dolar olan bir varil Brent petrolü, 2015 Mart ayında 27 dolara kadar düştü ve şu anda hala yalnızca 55 dolar. Öyle ki 2011 yılını tüm zamanların rekoru 77 milyar dolarlık cari açık ile kapatırken şu anda rakam 33,7 milyar dolar. Yine de bu rakamı görüp rehavete kapılmamak gerek çünkü cari açık miktarında ABD ve Büyük Britanya’dan sonra Dünya 3’üncüsüyüz.

Dış finansman dersi sınavının zor sorusu ise şu: 2013 yılı itibarıyla küresel çapta yavaşlayan dış finansman akışı daha da düşerse ne olur? İlk güvenlik tamponu TCMB döviz rezervleri. Yaklaşık 32 milyar dolarlık sarı alarm veren kısıtlı net döviz rezervi TCMB’nin elinde bu silahın bulunmadığını açıkça gösteriyor. Kaynağı belirsiz şekilde sisteme giren fonlamayı temsil eden ve geçmişte bu tip türbülanslı günlerde can dostu olan net hata ve noksan kalemi ise son yayınlanan Kasım sonu verisine göre henüz kurtarıcı rolünü yeter düzey yerine getirmiş gözükmüyor. Dış konjonktürün olumsuz olduğu ilk ortamda haliyle Türk lirası sahipsiz kaldığı için %15-%20 oranlarında değersizleşmeye rahatça maruz kalabiliyor.

Krizin bu argümanda biraz kokusunu aldığımıza göre TL’deki değer kaybının olası sonuçlarına yoğunlaşmak gerekli. Hazine’nin borçlanma miktarını sürekli azaltması ve bankaların sağlam yapıları itibarıyla öncelikli ve uygun maliyetli döviz fonlamasına erişimleri bu iki ana unsuru öncelikli riskli grup listesinden çıkarıyor. Döviz açık pozisyonu en büyük olan kesim ise finans sektörü hariç özel sektör. Reel sektör uzun yıllar tadını çıkardığı düşük maliyetli döviz cinsi kredinin 4 yıldır geri ödemesini yapabilmek için kürek çekmekte. Hükümetin de çaresizliği zaten bu noktada başlıyor. Yetersiz merkez bankası rezervleri; fonlamanın devamı için iki olumsuz olan yüksek faiz ve yüksek kurdan birini seçmemizi zorunlu kılıyor. Bunun doğal sonucu da reel sektör yatırımlarının yavaşlaması ve sonucunda da büyümenin durması.

Peki durum madem bu kadar açık, hükümet bunu göremiyor mu? Hükümet kesinlikle durumun farkında; yalnız sıkıntının geçiciliğine dair arkası doldurulamayan bir iyimserlik içinde. Dolayısıyla özellikle özel sektörün yatırım için önünü açacak sonucu 1 yıl içerisinde hızla alınabilecek yarı yapısal reformlara odaklanılmış durumda. Örneğin KOBİ’lerin krediye erişimleri devlet garantileriyle ve teminat tanımının genişletilmesiyle kolaylaştırılıyor. KOSGEB aracılığıyla maliyetsiz kredi KOBİ’lere sunularak ticari ödemeler sisteminin çökmemesi sağlanıyor. Bu tip politikalara olan önyargıları bir kenara bırakırsak eğer, alınan önlemlerin gerçekten dövize ihtiyaç olmadan ekonominin kısa vade için krizden uzak, sınırlı büyüme ile yola devam etmesine olanak sağlayabileceğini gözlemleyebiliriz. Bunun bedeli ise bir nevi gelecekte olması gereken büyümeyi öne alarak gelecekteki büyümeden feragat etmek. Yani hedeflenen kısa vadede korkulan senaryoyu biraz daha ötelemek ve mümkünse şiddetini zamana yayarak düşürmek. Unutmamak gerekiyor ki bu politikadan istenilen sonuçlara ulaşmak için çok önemli bir varsayımın gerçekleşmesi gerekli; küresel piyasalardaki sıkıntının geçici olması.

Üstteki beklentiyi başka bir şekilde ifade edersek; 2013 Mayıs ayı sonrası ABD Merkez Bankası Fed.’in politika değişikliği beklentisi ile birlikte gelişmekte olan birçok ülkeye akan fonların aniden kısılması sürecinin Trump endişesi nedeniyle yinelenip derinleşmemesi. Bunun devamındaki beklenti ise halen devam eden küresel düşük faiz ortamında yabancı yatırımcıya yeterli faiz verip, ki şu anda reel faizler enflasyon beklentileri dahil edildiğinde Türkiye’de ve Dünya’da hala düşük, ülkemizin bu finansmanı sağlayıp eskisi gibi yoluna topal da olsa devam etmesi. Daha önce Uzan’ların mal varlığına el konulmasının haklı gerekçelerini FETÖ’cü şirketler için uygulanmasının iyi anlatılması ve arada memleketin büyük iş gruplarına gözdağı verilse de servetlerine dokunulmaması politikasına devam edilmesi olmazsa olmaz. Sonuç itibarıyla 2016 3. çeyreğinden başlayan daralmayı iyimser bir beklenti ile en geç 2017 1. çeyreği ile birlikte geride bırakabilmek hükümetin temennisi.

Uzun zamandır yaşanmamış darbe girişimi 2016 yılının 3. çeyreğinde kısa süreli bir daralmaya neden oldu. Trump’ın kimisine göre sürpriz bir şekilde ABD Başkanı olması gibi nedenlerle 2016 yılı son çeyreğinde de daralma süreci devam edebilir. Yine de eldeki veriler çerçevesinde ekonomik kriz için 2017 yılının erken olduğu gözükmekte. Ek olarak hükümet her ne kadar hem faiz hem de döviz kurunu eş anlı yönetemese de sonuçları hızlı alınabilen yarı yapısal reformlarla ekonomiye bu zor günlerde kısmen destek olmakta. Diğer taraftan para politikasında döviz rezervlerinin zayıflığı, aşırı genişleyici maliye politikalarının olumsuz yan etkilerini örtecek politika araçlarının bulunmayışı; hükümetin 2017 yılını kurtarsa da dış finansman akışının daha da yavaşlaması halinde 2018’de havlu atma ihtimalini ön plana koyuyor.

Trump belirsizliği, Avrupa ekonomilerinin ataleti, ekonomisi petrole dayanan ülkelerin toparlanamaması, Brexit’in henüz kestirilemeyen sonuçları ve hepsinden öte Çin bankacılık sektörünün durumu gibi dış faktörler küresel ekonomi ve piyasaların gidişatı hakkında çok büyük risk faktörleri. Hatırlatmak gerekirse eğer 2017 yılı baharında yapılacak anayasa referandumundan öte, 2019 yılında bizi sonucu kestirilemeyen 3 seçim bekliyor. Küresel ekonomilerdeki bozulmanın hızı, kullanılacak tedavi edici yöntemlerin yarattığı likiditenin miktarı, ileri dönemdeki seçim sonucu beklentileri ve hükümetin gerçekleştirdiği ekonomik reformlar muhtemelen ekonomik krizin tam tarihini, müddetini ve şiddetini belirlemede ana unsurlar olacak.

Özetle öyle gözüküyor ki kriz beklentisine 2017 yılında hemen karşılık almak zor. Yalnız 2018 yılı geç de olsa muhtemelen kriz beklentisinde olanların haklı çıktığı bir yıl olacak.

2017’ye krizden çok ite kaka ilerleme, 2018’e ise kriz için olası dedik; peki ya bir krizden de öte buhran olasılığı?  Tam anlamıyla önce finansal piyasaları alt üst eden, hem kısa hem de uzun vadeli yatırımcıları ülkeden kaçıran, özel sektörün olumlu beklentilerini kırıp yatırımdan kaçınmalarına yol açan ve en sonunda reel maaşlarda gerileme, yüksek işsizlik ve hatta hiperenflasyon yaratarak biz bireylerin canına okuyan ekonomik buhran önümüzdeki yıllarda gerçekleşebilir mi?

Bunun gerçekleşmesi için ilk olarak ekonomik krizin içinden kalıcı şekilde çıkılamayacak kadar derin olması gerekiyor. Burada esas unsur uzun vadeli büyüme potansiyelinin tükenip tükenmediğinin tespiti. Bunu değerlendirmek için de eğitiminin kalitesi, vergi sisteminin etkinliği, altyapının yeterliliği, ar-ge yatırımlarından alınan sonuçlar ve nüfus yapısı gibi parametreleri incelemek gerekiyor. Krizi buhrana dönüştürecek sosyal patlama olasılığı içinse iç politikada mevcut iktidar ile muhalefet arasındaki gerilim ve dış politikadaysa küresel aktörler ve komşularımız ile olan ilişkiler incelenmeli. Ayrı ve detaylı bir analiz şart olmakla birlikte önkoşulları okuduğumuzda hepimiz buhran ihtimalinin kesinlikle masada olduğunu görebiliyoruz.

Bu gidişattan hiç mi kurtuluş şansımız yok? Elbette var, yalnız memleketçe bizim yapabileceğimiz bir şey artık yok. Beklenmedik şekilde eş zamanlı küresel ekonomiler (piyasalar değil) ayağa kalkarsa eğer, bu mümkün. Önümüzdeki ajanda da Trump gibi sürprizler ve Çin gibi bir devin sarsılmasının bulunduğu düşünürsek eğer; gerçekçi olup bireysel olarak kendimizi kaçınılmaz sona hazırlamak en yerinde tepki olur.

 

 

Yazımızı beğendiyseniz sosyal medya aracılığıyla çevrenizle paylaşıp, gönüllü olarak emek veren bizlere destek olabilirsiniz. Ayrıca tüm gönderilerimizi sitemize doğrudan ya da Facebook ve Twitter sayfalarımıza üye olarak takip edebilirsiniz.

 

6 thoughts on “Bir Garip Ekonomik Buhran Beklentisi (3): Kaçınılmaz Son?

  1. 3 güzel yazı okudum. Özenli, ciddi emek verilmiş yazılar. Teşekkür ediyorum.

    “Trump Belirsizliği” gerçekten belirsizlik mi? Kapitalizmin geciktirilmiş ve ağırlaşmış yapısal krizinin daha önce olduğu gibi dünya savaşları ile çözülebilme olasılığının çok düşük olduğunu sanırım söyleyebiliriz. Bu durumda yeniden paylaşım mücadelesinde başta ABD olmak üzere baskın olabilecek aktörlerin yakın vadede olmasa da orta ve uzun vadede nasıl politikalar izleyebileceklerini öngörebilir miyiz?

    Liked by 1 kişi

    1. öncelikle güzel sözleriniz için teşekkür etmek istiyorum.

      Soğuk savaşın bitmesi nedeniyle topyekün savaş olasılığı azalırken eş zamanlı yaşanan neo-liberal düzen sorunun ABD/AB/Japonya gibi 1. Dünya ile geri kalan 2. ve 3. Dünya arasında olmadığını gösterdi. tüm bu paylaşım meselesinin tarafları servet sahipleri ile işçi sınıfı olarak her geçen gun daha netleşmekte. şüphesiz uluslararası ilişkiler hala devletler üzerinden yapılmakla birlikte (Trump yönetimindeki bakanların iş dünyasından gelmeleri enteresan!) menfaatler da surpriz olamayacak şekilde bu üst sınıfa yönelik oluşturulmakta. örneğin bugün serbest ticareti savunan ülke Çin, Batı değil. diğer taraftan Finansal Liberalizasyon taraftarı olan ise Batı, Çin değil. sanıyorum servet sahibi sınıf neden var olduklarını hiç bilmediğimiz vergi cennetleri ile konumunu korumus durumda. bizler ise durumdan ne kadar bihaber olduğumuzu “Türkiye’deki lüks konut projelerini kim alıyor acaba” sorusunu sorarak göstermekteyiz. bununla birlikte artan nüfüs ve yaratılamayan istihdamın sonunda beklenmedik değişiklikler yaşanabilir.

      muhtemelen önümüzdeki dönemde daha sık bir biçimde aşırı sağ partilerin güçlendiğini ve bunlara alternatif olarak da belirli zümrelerin çıkarını korumayı öncelik edinmiş liberal oluşumlarının (Trudeau, Macron, Clinton) sürekli itileceğini beklemekteyim.

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s