Gelişemememiz Üzerine Mitler (1): Petrol ve İslamiyet

Hepimizin Türkiye’de çok sık duyduğu bir tanımlama: “Türkiye, gelişmekte olan bir ülkedir.”. Cümlenin içerisinde barındırdığı şimdiki zaman kipi bizim o an itibarıyla gelişmekte olduğumuza işaret etmekte. Bitmez tükenmez bu gelişimin sonunda da tabiatıyla bir gün “gelişmiş ülke” makamına ulaşacağımıza inanmaktayız. Osmanlı’nın amaçladığı Avrupa Kulübü’nün güçlü bir üyesi olmak ya da benzer şekilde Atatürk’ün muasır medeniyetler seviyesi diye ifade ettiği kavram; ülkemiz için adeta sopanın ucundaki havuç gibi, ne kadar “gelişirsek gelişelim” asla varamadığımız bir hedef konumunda. Doğal olarak neden bir türlü gelişmiş ülke olamadığımızı kendimize sık sık sorar olduk. Sonunda da doğru olduğuna kanaat getirdiğimiz bazı sonuçlara vardık. Petrolümüz yok dedik, İslamiyet’ten ötürü dedik ya da Batı izin vermiyor dedik. Öyle anlaşılıyor ki kimimiz kabahati kendimizde buldu, kimimiz kabahati dış dünyaya attı, kimimiz ise şanssızlığımıza verdi. Türkiye’nin gelişmiş ülke olamamasının birçok nedeni var, fakat bu yazının amacı kapsamlı bir şekilde bunları tespit etmek değil. Bu yazı hepimizin sürekli dile getirerek doğruluğuna inandığı bazı mitlerin, gelişemememizde düşünüldüğünü gibi belirleyici olmadıklarını ortaya koymak gayesinde.

Öncelikle gelişmişliğin tanımını hatırlamakta fayda var. Gelişmişliğin tek ve kesin bir tanımı yok; üstelik farklı amaçlara göre de bakış açımızı değiştirmek gerekmekte. Söz konusu olan bireylerin hayat standartları ise; gelir, gelirin adil dağılımı, ortalama yaşam beklentisi, eğitim olanakları ve cinsiyet eşitliği gibi faktörleri göz önünde bulundurmalıyız. Gelişmişliği özgürlük anlamında incelersek de basın özgürlüğü, demokratik haklar ve azınlıkların koşulları gibi kriterler hesaba katılmalı. Argümanların geçerliliğini sırayla inceleyebilmek için bizimle benzer durumda olan ülkeleri göz önünde bulundurmalıyız. Son dönemde ülkemizin içinde bulunduğu grup yeni sanayileşen ülkeler ismiyle tanımlanmakta. Sınıf arkadaşlarımız ise; Çin, Hindistan, Brezilya, Meksika, Güney Afrika, Endonezya, Malezya, Tayland ve Filipinler.

Doğruluğuna sorgulama yapmaksızın inandığımız gelişememe nedenlerimizin başında petrol gibi doğal kaynaklara sahip olmayışımız geliyor. Sonuç itibarıyla petrol hem kolay zenginlik yaratan bir ürün hem de kazandırdığı dövizle ülkenin dış finansman ihtiyacını azaltan bir faktör. Benzer ülkelerin yer altı kaynaklarını incelememiz halinde Endonezya, Brezilya ve Meksika gibi büyük petrol sahaları olan ülkelerin tamamının kendilerini cari açık vermekten (dış finansman muhtaciyetinde olmak) kurtaramadıklarını görüyoruz. Buna zengin kömür, elmas ve altın madenlerine sahip Güney Afrika da dahil. Sınıfın dış finansman bağımsızlığı konusundaki çalışkan öğrencileri olan Tayland, Malezya, Çin ve Filipinler; bunu kolay elde edilen yer altı kaynaklarıyla değil güçlü imalat sanayi kurarak başarmışlar. Ötesi doğal kaynak sahibi olmanın birçok petrol zengini Arap ülkesini ya da İran’ı gelişmiş ülkeler sınıfına taşımadığı da ortada. Katar, Brunei, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerin kişi başına düşen yüksek gelirlerinin yanında; dağılımda ciddi adaletsizlik ve temel haklarda yoksunluk bulunmakta. Bu kolay kazanılan paranın ülkedeki egemen sınıfın gücünü artırıp temel özgürlükleri kısıtladığına dair önemli bir işaret. Zaten bu tip zenginlikler sayesinde gelişmiş ülkeler grubuna katılmayı başarmış başka bir ülke de yok. Kanada, Avustralya ve Norveç gibi ülkeler doğal kaynaklarını ticarete açmadan çok önce gelişmiş ülke gruplarındaki yerlerini almışlardı. Öyleyse gelişmekte olan ülkeler arasında kalma kaderimizi petrol ve benzeri yer altı kaynaklarının yokluğuna bağlamamız işin kolayına kaçmak oluyor.

Gelişmiş olamamamızı yine kestirme bir cevapla İslamiyet’in varlığı ile ilişkilendirmek oldukça yaygın. Bu önermeyi doğrulayabilmek için benzer ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeyinde olduğumuz ülkelerin de Müslüman çoğunluk sahibi olmaları gerekli. Grubumuzdaki ülkeleri dini çoğunluklarına göre gruplarsak eğer İslamiyet inançlı vatandaş oranları; Türkiye’de %95 (%70’i Sünni), Endonezya’da %87 ve Malezya’da %62. Hristiyan inancı yaygın olan ülkelerdeki oranlar ise: Brezilya %90 (%65’i Katolik), Meksika %90 (%85’i Katolik), Filipinler %89 (%80’i Katolik) ve Güney Afrika %80 (%70’i Protestan). Asya dinlerinin yaygın olduğu Tayland %93 Budist, Çin %81 geleneksel Çin dinlerini içeren Taoist, Konfüçyüsçü ve Budist, Hindistan ise %80 Hindu. Üstteki rakamlar yeni sanayileşen gelişmekte olan ülkeler grubunda tek bir dinin yaygın olmadığını gösteriyor. Üstelik Çin yönetiminin dine baskı uygulayıp resmi rakamların çok üstünde Ateist nüfusa sahip olması, Müslüman çoğunluklu Malezya’da %20 oranında Budist ve %10 oranında Hristiyan bulunması ve Hindistan’daki %15’lik Sünni Müslüman azınlık gibi birçok ülkelere özgü özel durumlar da sonucu değiştirmiyor. Dolayısıyla dini kimlik gelişmişlik düzeyinin açıklamasında oldukça zayıf bir argüman. Gelişmiş ülkeler grubundaki birçok ülkenin de Katolik ve Protestan Hristiyan olduğunu vurgulamakla birlikte; Japonya da Budizm’e yakın olan Şintoizm’in %55, Budizm’in kendisinin de %35 yoğunluğunda olduğunu göz önünde bulundurmamız şart. Diğer taraftan Dünya’nın en fakir ülkelerini içeren Kara Afrika’da da birçok ülke Hristiyan. Tüm bunlarla birlikte gelişmişliğin, gelişmekteliğin ve geri kalmışlığın herhangi bir din ve mezhep grubuna mahsus olmadığı; basit bir analizle dinin doğrudan kendisine dayandırılmaması gerektiği ortada. Dinin yaşanma biçimi, ticarete ve siyasete etkisi, sosyal ve teknolojik gelişime karşı duruşu gelişmişlikle daha ilişkili kavramlar. Dolayısıyla İslamiyet’in varlığından öte laikliğin varlığı ya da yokluğu doğrudan gelişmişlik üzerine etkili.

Özetle sürekli gelişiyor olmak ama sonunda nihai hedefe varamamak durumunu izah etmek için inandığımız argümanlar ilk bakışta gerçekçi görülseler de karşılaştırmalı analize tabi tutulduklarında tutarsız oldukları gözlemlenebiliyor. Yazının bir sonraki kısmında en güçlü mit olan Batı’nın bizim gelişimimize izin vermediği iddiası üzerine odaklanacağız. Bu argümandaki temel noktalar ise şu ana kadar olan kalkınmanın finansmanının kaynağı ve Batı’nın sermaye üzerindeki kesin tekeli olacak.

Yazımızı beğendiyseniz sosyal medya aracılığıyla çevrenizle paylaşıp, gönüllü olarak emek veren bizlere destek olabilirsiniz. Ayrıca tüm gönderilerimizi sitemize doğrudan ya da Facebook ve Twitter sayfalarımıza üye olarak takip edebilirsiniz.

 

https://www.facebook.com/rhetoricablog/

 

https://twitter.com/@rhetoricablog/

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s