Gelişemememiz Üzerine Mitler (2): Batı

Önceki yazıda gelişemememiz üzerine oluşturduğumuz petrol yoksunluğu ve İslamiyet’in varlığı mitlerini incelemiştik. Bu yazıdaysa bir diğer gelişememe mitimiz olan Batı’nın izin vermediğine dair olan inancı değerlendirip diziyi tamamlayalım.

Sermaye ve işgücü; iktisadi üretimin temelinde yatan ana faktörler. Örneğin elinizde daha çok sermaye varsa ve sermayenin kalitesi yüksekse (düşük maliyetli, uzun vadeli ve az oynaklığa haiz) büyüme hızınız çok daha fazla olur. İşgücü miktarınız (genç nüfus oranı) ve iş gücü kaliteniz (eğitim seviyesi) de kalkınabilme sınırlarınıza benzer bir şekilde etki eder. İşgücü miktarınız ve kaliteniz çoğunlukla dış dünyanın etkilerinden bağımsızdır; fakat sermaye miktarı ve niteliği kesinlikle bağımsız değil. Çünkü neredeyse sadece gelişmiş ülkeler tasarruf fazlasına sahip olup bunu yatırım yolu ile sermaye sıkıntısı çeken ülkelere aktarabilmekteler. Dolayısıyla Batı’nın bize ve diğer gelişmekte olan ülkelere karşı elinde bulundurduğu en büyük koz; sermayesi. Üstelik bu koz savaş uçakları ve gemileri gibi herkesçe kolayca fark edilip toplumda tepki çeken bir silah değil. Daha çok ilgili meslekte bulunanların ve akademisyenlerin gözlemleyebildiği gizli bir güç.

Batı ile diğer gelişmekte olan ülkelerin sermaye ilişkilerinin sonucuna bakmakta fayda var. Herhangi bir gelişmekte olan ülkenin gelişmiş ülke sınıfına terfi edip etmediği ve bunu hangi finansmanla başardığının tespiti esas noktalar. 1990 sonrası yeniden oluşan küresel denge sürecinde Güney Kore, Tayvan, Hong Kong ve Singapur; ilk ikisi imalat sanayi, son ikisi ise hizmet sektöründeki büyük atılımları sayesinde gelişmiş ülkeler ligine katıldılar. SSCB’nin dağılması sonrasında AB üyesi olan Doğu Bloku ülkelerinden Slovenya, Çekya, Slovakya, Estonya, Litvanya ve Letonya da gelişmiş ülke refahı seviyesine ulaştılar. İki küçük ada ülkesi olan Güney Kıbrıs ve Malta da buna dahil. Son olarak hepsinden farklı bir klasmana sokulabilecek İsrail’in kalkınması gerçeği var. Tüm bu sınıf atlamaların finansmanı ABD ve AB’nin büyük ülkeleri tarafından karşılandı. Japonya, Avustralya ve Kanada da görece büyük finansörlerdi.

Unutmamak gerekiyor ki sağlanan finansman çoğunlukla kamu sermayesi değil; bu ülkelerde yaşayan varlıklı kişilere ve büyük şirketlere ait. Karşılıklı kazan-kazan ilkesi itibarıyla hem finansman sağlayan sermayedarlar hem de bu ülke vatandaşları kazanmış görünüyorlar.

Bazı gelişmekte olan ülkeler gelişmişliğe terfi edebildiğine ve bunu Batı finansmanıyla başardıklarına göre; Türkiye için özel bir durum olabilir mi sorusunu cevaplamamız gerekiyor. Batı bizim gelişmemizi istemiyorsa, bize sermaye aktarımında bulunmaması lazım. Peki gerçekler öyle mi?

Bunu ölçmek için yabancı yatırımcının Türkiye’de yaptığı doğrudan yatırımlara bakmak gerek. Bu yatırımlar Türkiye’de fabrika açmak ya da şirket satın almak gibi amaçlarla gelen uzun vadeli paraları içeriyor. İçerisinde borsada hisse senedi veya tahvil alımı amacıyla gelen ya da bankalarımız ile özel sektörümüze kredi sağlayan sıcak para yok. Başka bir ifadeyle ülkenin kalkınmasına doğrudan etki eden yüksek nitelikteki para.

TCMB istatistikleri yurtdışı kaynaklı doğrudan yatırımların büyük kısmını (2016 yılı %77) Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Batı’nın vergi cennetleri ve Batı’nın Kore, Japonya, Avustralya gibi müttefiklerinden aldığımızı gösteriyor. Yani Çin (%0,5) ve Rusya (%7) gibi diğer küresel aktörlerin neredeyse hiçbir katkısı yok. Elbette bu hiç şaşırtıcı değil; çünkü o ülkelerin de ciddi sermaye eksikliği var ve bunu yalnızca Batı’dan ikmal edebiliyorlar. Son dönemde Çin’in büyük bir sermaye birikimi yaptığı iddia edilse de 2014 Temmuz ayı sonrası alınan tüm önlemlere rağmen Çin’den tarihin en büyük sermaye kaçışının başlaması (1 trilyon dolardan fazla döviz rezervi kaybı); sermaye konusunda Batı’nın tekel sahibi olduğunu bizlere tekrar hatırlattı.

Ya Körfez’deki Arap ülkeleri? 2016 yılı için %9’luk payları ile onlar da küçük oyuncular. Ötesi sahip oldukları servetin çok önemli bir kısmını ya Batı ile birlikte yönetiyorlar ya da Batılılara yönettiriyorlar. Bir de kaynağı belirsiz para girişleri var. Bu kaynağı belirsiz paranın bir kısmının Türk iş insanlarının yurtdışındaki varlıkları (bıyıklı yabancılar) olabileceğini de göz ardı edelim; hatta bu paranın hepsini de spekülatif değil yatırım amaçlı olduğunu varsayalım. Rakamlar açık şekilde gösteriyor ki son 2 yıldaki artan trende rağmen kaynağı belirsiz paranın etkisi oldukça küçük.

Kısacası 2001 krizi sonrasında oluşan göreli refah artışının finansmanı Batı tarafından sağlanmış. Hiç şaşırılmayacak ölçüde sermayenin dini, mezhebi veya milliyetinin olmadığını; Türkiye örneğinden de yola çıkarak rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Bu nedenle Batı’nın bilinçli bir şekilde Türkiye’yi geri bıraktığını söylemek; şu ana kadar Türkiye’de kısmi de olsa gerçekleşmiş ekonomik gelişmenin kaynağını inkâr etmek anlamına gelir.

Diğer taraftan Batı sermayede bu kadar tekel konumdaysa bunu bir koz olarak kullanabilir mi? Elbette evet ve ötesi kullanıyor da. Çünkü sermayenin dini ve milliyeti olmasa da ideolojisi var. Sermaye kendi çıkarları doğrultusunda özel mülkiyetin korunmasından ve serbest piyasadan yana. Peki ama Türkiye’de Ocak 1980’den itibaren serbest piyasaya ve açık ekonomi modeli işletilmiyor mu ve hala özel mülkiyet kutsal değil mi? Geçen 37 yılda hiçbir hükümet haklı veya haksız bir sebeple yabancıların mülkiyetine dokunmadı. Yalnızca iç siyasi hesaplaşmalar sonucunda mülkiyet hakları ihlal edildi ki; Batılı sermayedarlar buna diğer gelişmekte olan ülkelerde de alışkınlar.

Bir diğer önemli faktör ise Batı’nın dış politik ilişkileri. Örneğin 2014 Temmuz ayı itibarıyla çakılmaya başlayan petrol fiyatları Rus rublesinin yalnızca 6 ay içerisinde %60 kadar değer kaybı görmesine yol açtı. Bundan birkaç ay önce Rus kuvvetleri Ukrayna’da dolaylı etkinliklerini artırmış aynı yılın ağustos ayında ise açık işgale başlamışlardı. Bu iki olayı birbirinden bağımsız görmek fazla iyi niyetlilik olur. Batı o dönemde koyduğu ticari ve finansal yasaklarla Rusya’yı ani duruşa (sudden stop) itmeye çalıştı ve 2 yıl boyunca da Rus ekonomisinin küçülmesini başardı. Burada yeni bir önemli soru karşımıza çıkıyor. Türkiye’nin dış politikası, Batı’nın önceliklerinden Rusya’nın ayrı olduğu kadar farklı mı?

2002’den bu yana baktığımızda, Irak’ın işgali öncesi tezkereye onay vermeyişimiz, Kuzey Irak’ta yaşanan çuval olayı, Batı’nın İran’a uyguladığı ambargoyu göz göre göre delmemiz, ABD’nin müttefiki İsrail ile Mavi Marmara sonrası ilişkileri koparmamız, Türkiye’nin ABD müttefiki Suriye Kürtlerine tutumu ve Mısır’daki ABD destekli askeri rejimi tanımamamız gibi birçok olay yaşandı. Bunların hiçbiri Türkiye’ye akan sermayeyi durduramadığını istatistikler göstermekte. Ötesi 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi sonrasında bile sermaye girişi devam etti. Demek ki sermayedarlar Türkiye’nin NATO müttefiki olmasına rağmen Kanada ya da Büyük Britanya kadar ABD ile ortak dış politika izlemesini beklemiyorlar. Elbette Batı dış politika çizgisini birebir uygulayan ve kendi bağımsızlığından feragat etmiş kukla bir ülkeye sermaye akımı daha fazla olabilirdi. Yine de yaşanan bunca dış politik ihtilafa rağmen Türkiye doğrudan yatırımlarını hala Batı finansmanı ile fonlayabiliyorsa; sermayenin göz ettiği en önemli kriterlerin mülkiyet ve kar olduğu sonucuna varabiliriz. Bunlar sağlandığı müddetçe sermaye akışının devam edeceğini öngörmek kahinlik olmaz.

Özetle uzun yıllar itibarıyla gelişmiş ülke haline gelemememize ilişkin kendimizce saptadığımız nedenlerin belirli bir dayanağının olmadığını rahatlıkla görebiliyoruz. Belki de bu argümanları daha farklı şekilde değerlendirip doğru saptamalara ulaşabiliriz. Sahip olmadığımız petrol gibi doğal kaynaklara bağlı tüketim alışkanlıklarımızı değiştirebiliriz. İslamiyet’in varlığını değil; siyasi ve iktisadi hayata müdahalesini laiklik vasıtasıyla kontrol altında tutmayı deneyebiliriz. Kukla devlet olmadan Batı ile daha iyi ilişkiler kurarak kazan-kazana dayalı stratejilerle yabancı sermayeyi daha çok kendimize çekebiliriz.

Kısacası bizleri rehavete sokan kolaycı gelişememe tespitlerine sığınmak yerine; gerçekçi olup şapkayı önümüze koyup yeni bir strateji izlemek nihai hedefimize ulaşmanın en uygun ve hatta tek yolu.

Yazımızı beğendiyseniz sosyal medya aracılığıyla çevrenizle paylaşıp, gönüllü olarak emek veren bizlere destek olabilirsiniz. Ayrıca tüm gönderilerimizi sitemize doğrudan ya da Facebook ve Twitter sayfalarımıza üye olarak takip edebilirsiniz.

2 thoughts on “Gelişemememiz Üzerine Mitler (2): Batı

  1. Çok doğru, yerinde tespitler. Yeni stratejimizin içinde olması gerekenler; yazınızda bahsettiğiniz gibi (ki bence en önemlisi), iş gücü kalitemizin (eğitim seviyesi) artırılması ve ilave olarak da bu kadroların katma değer yaratan ürünler ortaya çıkartması.
    Kaleminize sağlık.

    Peyman Yüksel
    Ekonomist

    Liked by 1 kişi

  2. Nezaketiniz için teşekkürler Peyman Hanım.

    İşin can sıkıcı kısmı ise bugünden başlayıp iyi bir eğitim sürecine başlasak sonuçlarını 10 yıldan önce alamamamız. Daha can sıkıcı kısmı ise bugünden yarına hiç böyle bir şeye niyetimizin olmaması. 11 Nisan 2012 tarihi itibarıyla “4+4+4” eğitim kanunun Resmi Gazete’de yayımlanması, maalesef Türkiye’nin en az 10 yıl boyunca orta gelir tuzağına mahkum edildiği anlamına gelmekte.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s