Bugün İş Dünyası’nda Tek Tanrılı Kaç Kişi Kaldı?

İbn-i Rüşd Endülüslü bir alimdi ve hayatının önemli bir kısmını 12 yy. Endülüs İspanya’sının gözbebeği Kurtuba’da yaşadı. Bir doktor, hukukçu, fizikçi, matematikçi ve İslam alimiydi. Yabancıların polimat, yani birçok konuda bilgisi olan kişi dediklerinden. İmam Gazali de İbn-i Rüşd ile aynı dönemde yaşamış bir başka alimdi. Ancak İmam Gazali ile İbn-i Rüşd arasında hem coğrafik hem de fikri bakımdan bayağı bir uzaklık söz konusuydu. İmam Gazali İslam İmparatorluğu’nun Arap Yarımadası’ndaki gözbebeği Bağdat’ta oturmaktaydı. İbn-i Rüşd arkaik dönem filozoflarının en ünlülerinden ve Orta çağ Avrupası’nda artık unutulmuş Aristo’nun eserlerini Avrupa’ya yeniden tanıtacak kitaplar yazmaktayken, İmam Gazali kendisinin en önemli eseri Tahafüt-ül Falasifa’yı (Felsefe’nin yıkılışı) yazmakla meşguldü. İbn-i Rüşd ile Gazali’nin düşüncelerinin çatışması da bu sayede olacaktı. İbn-i Rüşd Gazali’nin Tahafüt-ül Falasifa adlı eserine karşıt bir kitapla, Tahafüt-ül Tahafüt (Yıkılışın Yıkılışı, ya da Gazali’nin görüşlerinin yıkılışı diye de adlandırılabilir) ile yanıt verecekti.

Pekiyi bu iki alimin söz konusu eserlerinde bahsedilen ve birbirinden çarpıcı biçimde ayrı olan görüşleri nelerdi?

İmam Gazali Tahafüt-ül Falasifa adlı eserinde Allah’ı an be an yarattığı kainata ve içindekilere müdahalede bulunan bir ilah olarak tasvir eder. İbn-i Rüşd’e göre ise Allah kâinatı harikulade biçimde yaratmış ve daha sonra eserini izlemeye başlamıştır. Aynı bir saatin zembereğini kuran ve sonra da işini yapması için saatine  güvenen bir saat sahibi gibi.

Bugün İslam anlayışının İmam Gazali’nin yorumuna dayandığı herhalde malumdur. Zaten kâinata müdahale etmeyen bir Allah’a inansaydık dua etmenin de bir anlamı kalmazdı değil mi?

Ancak İbn-i Rüşd’ün Allah’ının da hala aramızda bir yerlerde dolaştığını biraz dikkatli bakarsak görebiliriz. Örneğin dükkanının girişine Karınca ve Bereket Dualarını asmış esnafa bakın. Eğer aynı kişinin teraziyi eksik tarttığını görürseniz O’na sorun: İmam Gazali’nin tarif ettiği şekilde dualara yanıt veren, çalışanı gören ve ödüllendiren, rızık ve bereket dağıtan bir Allah’a mı yoksa müdahaleci olmayan, terazi eksik tartılırsa karlılığın artışını matematiksel kesinliğe dayandıran ve İbn-i Rüşd gibi bir fizikçinin tasavvur ettiği Allah’a mı?

Örneği çeşitlendirmek mümkün. Arabasına “Allah korusun” yazan ama daha fazla kazanmak için yolcusunu uzun mesafe dolaştıran taksici ya da Cuma namazlarını hiç kaçırmadığı halde yanında çalışan işçisine zam vermemeyi giderleri kısmak olarak yorumlayan iş sahibi de yukarıdaki esnaftan farklı insanlar değiller. Araf’ta kalmış, tek tanrılı bir dine inanırken iki tanrılı bir yaşam yaşayan insanlar bunlar. Rızık, bereket, helal gibi kavramları dillerinden düşürmeyen ama bir türlü de bu kelimelerin gerçek manasına uygun bir hayat kuramayan insanlar bunlar. Doğruyu yapıp Allah’ın rızasına uygun hareket ederlerse, ilahi bir müdahaleyle hayatlarının güzelleşeceğine, kazançlarının bollaşacağına inanamayan kişiler. Kazanmak için kaçırmaktan, hak yemekten, kazık atmaktan başka çare olmadığına inanmanın en büyük küfürlerden biri olduğunu idrak edemeyen söz ona inançlı tipler.

İşte bu nedenle geçen haftaki yazımda Ahi ahlaklı esnaf kaldı mı diye sormuştum. Bu şartlarda zor çünkü Ahiliğin amaçlarından birisi de yine geçen hafta yazdığım gibi İslam’ın güzel temsili idi. O halde belki de şu temel soruyu sormak daha yerinde olurdu? Bugünün iş yaşamında tek tanrılı inanca sahip insan var mı? Biliyorum kimsenin inancını sorgulamak benim haddime değil. Ama hem her şeyi gören, teraziyi tam tartın diyen, kul hakkı yemeyin diyen bir Yaradan’a inanmak; hem de kazık atmazsan, vergini tastamam ödersen, çalışanlarının hakkını yemezsen kar edemeyeceğine inanmak ve iş yaşamında bu tür inanca taban tabana zıt işleri yapmak. Ben özür dilerim ama bunun üzerine her inançlı insanın şunu kendisine sorması gerektiğine inanıyorum: ben nasıl bir Allah’a inanıyorum? Benim ilkelerim, prensiplerim nelerdir? Bu hafta da şu soruyu soruyorum: Sahi bizim tek Allah’a inanan, sadece O’na iman eden iş insanımız kaldı mı?

 

Yazımızı beğendiyseniz sosyal medya aracılığıyla çevrenizle paylaşıp, gönüllü olarak emek veren bizlere destek olabilirsiniz. Ayrıca tüm gönderilerimizi sitemize doğrudan ya da Facebook ve Twitter sayfalarımıza üye olarak takip edebilirsiniz.

One thought on “Bugün İş Dünyası’nda Tek Tanrılı Kaç Kişi Kaldı?

  1. “Bugün İş Dünyası’nda Tek Tanrılı Kaç Kişi Kaldı?”ya Şerh

    İlk Paragraf

    İslam Dünya’sında yer etmiş iki islam düşünürüne açıkca yer verilmiş, şartlar eşit kılınmış, aralarındaki ilişki merak uyandıracak biçimde ifade edilmiş.

    İkinci Paragraf

    Gazali’den örnek verirken eserinden örnekleme yaparken, İbn’i Rüşd ile alakalı kısımda genel olarak kabul görmüş “İbn’i Rüşd” düşüncesine yer verilmiş.
    “Bugün İş Dünyası’nda Tek Tanrılı Kaç Kişi Kaldı?”ya Şerh

    İlk Paragraf

    İslam Dünyası’nda yer etmiş iki islam düşünürüne açıkca yer verilmiş, şartlar eşit kılınmış, aralarındaki ilişki merak uyandıracak biçimde ifade edilmiş.

    İkinci Paragraf

    “Bugün İslam anlayışının İmam Gazali’nin yorumuna dayandığı herhalde malumdur. Zaten kâinata müdahale etmeyen bir Allah’a inansaydık dua etmenin de bir anlamı kalmazdı değil mi?” demiş hocamız.

    İlk ifade doğru ise de ikinci cümledeki ifade soru sormaktan (sorgulamaya teşvikten) ziyade, kendi inancının bir belirtisi aynı zamanda okuyanlardan bir kabulleniş beklentisi doğrultusunda yazılmış, zaten bir sonraki paragrafta belirtildiği üzere Gazali’nin Allah’ını kabul etmiş olan sayın hocam az da olsa İbn’i Rüşdün Allah’ına da yer vermiş. (olumsuz olarak)

    Üçüncü Paragraf

    Gelelim İbn’i Rüşd’ün ve tanrısının hakkının yendiği yere. Sayın hocam burada “İbn-i Rüşd’ün Allah’ının da hala aramızda bir yerlerde dolaştığını biraz dikkatli bakarsak görebiliriz.” diyor. Buradan sonraki cümlede anlatmak istediği şey konunun başlığını oluşturuyor aslında. Ancak buna insandaki inanç riyakarlığı demek daha doğru olacaktır. Ya da konuyu tutum ile davranış arasındaki farklılıklar ile birlikte açıklamak daha doğru olacaktır. İnsanlar ahlak bekçiliğine soyunurken gösterdikleri tutumları kendi bireysel davranışlarına zaten dönüştürmezler, ya da kendi çıkarları için “etik” değerlere karşı yenik düşen insan vicdani muharebesini bastırmak için savunma mekanizmasını işleterek kendini rahatlatmaktadır. Buradan esnafın ahlaksızlığını ve serbest piyasanın insan üzerine dayattığı politikalar ile beraber tek taraflı olarak (sermayeden yana) “liberalleşen” devlet anlayışından bağımsız olarak nitelendirip İbn’i Rüşdün tanrı anlayışına atıfta bulunulması son derece yanlış olmakla beraber devlet, şirket ve sermayenin Türkiye halkında yaratmış olduğu kültür yozlaşmasına yorum yapmaktan kaçınmak olarak da nitelendirilebilir. Burada kabullenilmesi gereken şeyin reform geçirmemiş ve adaptasyonunu sağlayamamış yarı kurumsal (bir kısmı devlete bir kısmı tarikatlara emanet edilmiş) bir dini yapı olması aslında. Günceli yakalayamayan din, yozlaşmış kültürle beraber birleşince, sadece kutsallar altında toplanıp bir sosyal statü belirtisi olan yeni bir inanç düsturuna evrilmiş olmasıdır. İslam dininin günümüz
    Türkiye’sindeki yeri ise “bizdenci” anlayış olmuştur. Özellikle kamusal alandaki kutuplaşmalar uzun yıllardır bilinen bir gerçektir. Ne vahimdir ki eskiden islami tutuma sahip insanlar kıymetli iken, cemaat yapılanmalarının önü açıldıktan sonra ayrı ayrı gruplaşmalarla beraber insanlar kamuya girmeden önce bir tarikat ya da ideoloji tercihi yapmak zorunda bırakılmaktadır. “Yeşil Sermaye” nin büyüklüğü ise yıllar boyu tartışılagelmiştir ki 15 Temmuz’dan sonraki süreçte ne kadar büyük bir ekonmik güce sahip oldukları artık devlet nezdinde de tanınmış ve düşman bellenen sermayeye el konulmuş ya da kayyım atanmıştır. Piyasada boşalan cemaat açığı tabi ki de menzil ve ismailağa tarikatı gibi yenileriyle doldurulmaya yeni sermayeler ve güç dengeleri hem kamuda hem de serpest piyasa alanında çoktan oluşmaya başladı.

    Bu arada sayın yandaş işadamlarımızı da atlamamak gerekli, Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı bünyesindeki Merkezi Uzlaşma Komisyonu, Cengiz İnşaat’ın 2005-2009 yıllarına ait 424.4 milyon TL’lik vergi cezasını ‘sıfırlanmıştı‘.
    http://www.diken.com.tr/akp-twitterin-40-yillik-vergisini-sifirladi/
    http://www.diken.com.tr/bakan-dogruladi-milletin-a-koyacagiz-diyen-mehmet-cengizin-vergi-borcu-silinmis/

    Bu kadar gayrihukuki bir ortamda, fırsat eşitliği göremeyen esnafın yaptığı ahlaksızları sadece İbn’i Rüşd’ün tanrısına (gayr-i ihtiyari) inanış biçiminde atfetmek ne kadar doğrudur ? Yaşamını rahata ermek üzerine inşa etmiş ve gelecek dünya kaygısı (aslında bu kaygısını insanların günlük hayatına emeklilik olarak ya da yarını kurtarmak olarak da yansıdığı görülmektedir) barındıran insanlardan oluşan bir toplumun, yine dini esaslar dahilinde kolaya kaçışcı olması, toplumsal yıkımdan başka ne olabilir ? Bereket duası, karınca duası, zenginlik için vakıa suresi okunması, Allah’ının 99 isminden bilmem kaç tanesi kaç kere okunursa bu olur inancı varken ki günümüzde artık batıl, tarikat çeşitlenmesi ile çok farklı boyutlara ulaşmıştır. O zengin zengin işadamları şeyh fotoğrafları öpüp, himmetlerini verip gelen itikati telkinleri dikkate almaktadır. Çünkü kazanç için öncelikli sermaye bulunulduğu tarikattan gelmektedir. O sebepten burada hangi Allah’tan bahsedilmektedir ? (Hangi Allah sorusu gerçekten önemli ve sorulması gereken bir sorudur, daha önceleri inanç eleştirileri üzerine yazarken annemin inandığı Allah ile toplum, tarikat ve siyasi oluşumlardaki Allah’ları çokca kıyaslamasını yapmıştım, lakin buradaki esas sıkıntı Allah’tan çok daha ötede bir toplumsal sıkıntıdır.)

    Esnaf, dendiği üzere “protective” olarak kabullenilmiş bir Allah inancı ile işe başlasa da dinamik olarak İbn’i Rüşdün evrene müdahalesi olmayan “deist” tanrı anlayışını önem verdiği görülmekte ancak buradaki aslolan sıkıntı İbn’i Rüşdün tanrısının bir nevi rasyonalitenin ahlaksızlığı olarak görülmesi ki bu gerçekten üzücüdür. Çünkü karşılaştırılan iki tanrıdan bir tanesine taraf olup ve onu hak olarak görüp, getirdiği kurallara uyulmadığından diğer taraftaki cezai müeyyideleri ve yaratmış olduğu evrene müdahalesi söz konusudur.

    Burada diğer bir haksızlık ise Gazali’nin Allah’ınadır. Gazali’nin Allah’ı ile esnafın ekseriyetle inandığı Allah arasında çok büyük farklar olduğu su götürmez bir gerçek. Burada kısa bir psikoloji notuna ihtiyaç var sanırım. Bir davranış neticesinde ödüllendirilmeye başlarsanız ki esnafımız terazide hile ya da vergi vermeme ya da müşterisini yanlış bilgilendirmesi (pazarlamayı bu kısımda değerlendirebilirdik aslında), esnafa gayet marjı yüksek bir getiri sunmaktadır ve karşılığında kaybedeceği çok az şey vardır, o sebeptendir ki bu davranış pekiştirilmiş olacaktır.Gazali felsefesi ve Allah’ı ise bu konulardan çok çok öte bir yere sahiptir. Dinde Kırk Prensip adlı kitabında, yedinci prensip olarak “helal rızık arama” ile alakalı, özellikle bizim kendisine müslüman diyen esnafımızın okumasını salık verdiğim bir bölüm bulunmaktadır ki burada bizim kendisine müslüman sıfatını yakıştıran esnafımızın inandığı Allah’ın, Gazali’nin Allah’ı ile helal rızık, kazanç ve inanç konuları açısından ne kadar alakasız olduğu bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Bir kısmını direk alıntılıyorum ;
    “”
    Kendisini olduğundan daha çok dindar veya âlim göstermek suretiyle başkasından bir şey almak da helâl değildir. Çünkü bu bir çeşit aldatmaktır. Aldatmak ise, hangi çeşitten olursa olsun haramdır. Allah Resûlu aleyhissalatu vesselâm şöyle buyurmuştur:
    “Bizi aldatan bizden değildir.”
    Bir şeyin helâl veya câiz olduğuna dair verilen fetva (hocanın sözü), her zaman o şeyi helâl veya câiz etmez. Cunku fetvayı veren, konu ile ilgili olan ve onun hukmunu olumsuz etkileyen bazı hususları bilmeyebilir. Bunları bilen ise kişinin kendisidir. Bu sebeple, kişinin fetvayla birlikte kalbine de danışması lazımdır. Buna işaret eden Allah Resulu aleyhissalatu vesselam şoyle buyurmuştur “Muftuler sana fetva verseler de, sen bir de kalbine danış.”
    “Ben de bir beşerim. Davalarınızın ic yuzunu bilmem. Onun icin, soz ve delillerinize bakarak hukmederim. Bu sebeple, şayet birinize hakkı olmayan bir malı verirsem, ona ancak bir ateş parcası vermiş olurum.”
    “”
    (Dinde Kırk Prensip – İmam Gazali, sf. 111-112)

    Bu yazıyı inançsızlık hassasiyetleri ve yozlaşmış toplumun takındığı tutuma bir eleştiri olarak değerli hocam Arif Orçun Söylemez’in “Bugün İş Dünyası’nda Tek Tanrılı Kaç Kişi Kaldı?” yazısına ithafen yazdım.

    Hocam’ın yazısına erişmek için;
    https://rhetorica.blog/2017/02/26/bugun-is-dunyasinda-tek-tanrili-kac-kisi-kaldi/

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s