Bugün 3 Mart: Doğum Günün “Türk Devrimi”

Bu tarihin önemini hep atlıyoruz, sanırım tatil ilan edilmemesinden. Halbuki kutladığımız ya da andığımız birçok günden çok daha mühim bir dönüm noktasını bizlere hatırlatmakta. Darlanıp bunalıp dost meclislerinde tartıştığımız memleket meselelerini tatsız bir şekilde bitirirken hep söylediğimiz bir cümle var: “Türkiye, Avrupa’nın 500 yıllık Rönesans, Reformasyon, Aydınlanma ve İhtilal dönemlerini yaşamadı ki, onlar gibi olabilelim.”. İşte Türk Devrimi bu son cümleye Atatürk’ün yanıtıdır; 3 Mart 1924 de Türk Devriminin doğum tarihi.

Ders kitaplarında Kurtuluş Savaşı yedi düvele karşı verilmiş askeri bir kahramanlık hikayesi olarak anlatılır. İhmal edilense bu dönemin eş zamanlı Türk İhtilaline de tanıklık ettiğidir. 23 Nisan 1920’de yasama ve 29 Ekim 1923’te de yürütme gücü ilk kez bütünüyle halka geçer. 3 Mart 1924 tarihi itibarıyla ise Türkiye toprakları içerisinde meşruiyetini halktan almamış, seçimle göreve gelmemiş ve denetime tabi olmayan son kişi Halife 2. Abdülmecid görevinden azledilir ve sürgüne gönderilir. Artık Türk İhtilali başarıyla sona ermiştir. Kulluk, sultanlık ve halifelik dönemi bitmiş; hakimiyet kayıtsız şartsız millete verilmiştir. Sıra Türk Devrimindedir.

Türk Devrimi mi? İsmi birçoğumuza tanıdık gelmeyebilir. Ne de olsa 1980’den beri “Devrim” sözcüğü sakıncalı bulunup belleğimizden silinmeye yerine de “İnkılap” sözcüğü yerleştirilmeye çalışıldı. Türk Devrimi; bu toprakların Rönesansı, Reformasyonu ve Aydınlanmasıdır.

Batı’da kilise gücünü elinde tutan papalar ile devlet gücünü elinde tutan kral ve imparatorlar arasında 1000 yılı aşkın süre kanlı mücadeleler yaşandı. Egemen sınıfların bu mücadelesi esnasında halk; savaş alanlarında can veren, tanrı ve devlet korkusu arasında kime biat edeceğini şaşırmış yalnızca gününü kurtarmaya çalışan zavallı bir yığındı. Saltanatın kaldırılması sonrası böyle bir ikilik yaşanabileceği kısa sürede öngörüldü. Hilafet tüm artıklarıyla birlikte ivedilikle lağvedildi. Bizler 1000 yıllık Papa-İmparator savaşlarını ve dökülen kanları yaşamadan hilafetten kurtulduk. Geriye dönüp bakıldığında hilafetin gereksizliği öyle meydana çıktı ki ardından neredeyse kimse sesini çıkarmadı. Önceleri Vahdettin ve Abdülmecid’in yurtdışındaki çabaları sonrasında Hicaz Kralı Hüseyin ve İbn-i Suud’un halifelik hayalleri hiçbir zaman İslam Dünyası’nda karşılık bulmadı. Bu fuzuli hilafet hülyasına en son kapılan İŞİD lideri Bağdadi oldu. Bağdadi’nin mirası da bugünün parçalanmış Irak’ı ve Suriye’si.

Katolik-Protestan ayrışması sonrası Avrupa’da eğitim hala kiliselerin bünyesinde bulunmaktaydı. Her bir mezhep dini okullarında karşı mezhebe düşman öğrenci yetiştirmekteydi. Sonunda 30 Yıl Savaşları’nda bu iki mezhep birbirlerini tamamen yok etmeye çalıştılar. Avrupa tarihinin o ana dek en büyük iç savaşı sona erip 1648 yılında Vestfalya Barışı imzalandığında her şey en başa dönmüş kimse zafer kazanamamıştı. Gönülsüzce de olsa herkesin ikamet ettiği yerde kendi dini inancını yaşama özgürlüğüne izin verildi. Yıkılmış binlerce köy ve kent geriye miras olarak kaldı. Osmanlı döneminde bu muharebelerin bir benzerini Sünni ve Aleviler sayısız kez Celali İsyanlarında yaşadılar. İsyanlar bastırıldığında geriye kalan binlerce can kaybı ve zayıflamış devlet otoritesi oluyor; kalıcı barış hiçbir zaman elde edilemiyordu.  Hilafetin kaldırılması ile birlikte aynı gün Tevhid-i Tedrisat kanunu çıkarıldı. Maksat eğitim-öğretim birliği sağlayıp dini cemaat ve mezheplere dayalı sistemin bütünüyle geride bırakılması ve toplumsal kamplaşmanın engellenmesiydi. Bakanlık ismi özellikle “Milli Eğitim” seçildi. Bu kanun neticesinde inanç özgürlüğü bir ölçüde yerleşti; büyük isyanlar ve kayıplar dönemi sona erdi. Kanun zayıflatıldığında ise geçmişi çağrıştıran Maraş ve Madımak katliamları yaşandı.

Hıristiyanlığın ilk çağlarından itibaren keşişler Tanrıya ulaşmak ve ahlaklı hayata sahip olmak amacıyla manastırlar kurdular. Amaçlanan Tanrıyı aramak olsa da sonuç tüm keşiş ve rahibelerin kendi kendilerine hapis hayatı yaşatmaları oldu. Üstelik manastır yöneticisi başrahiplerin keşişlerden ucuz işgücü olarak faydalanıp kentlerde ticari ayrıcalıklar kazanarak çok daha lüks koşullarda yaşadıkları ortaya çıktı. Osmanlı döneminde de birçok tarikat ve dergâh dini birlik olmaktan öte vakıf görünümü altında bir nevi ticari ve siyasi kurum halindeydiler. Zaman içerisinde azla yetinme vaadinin fakir Müslüman tebaayı şeyhler vasıtasıyla uyutma amacı güttüğü anlaşıldı. Cumhuriyet 30 Kasım 1925 tarihinde tekke ve zaviyeleri kapatarak buralara mahkûm edilmiş binlerce insana özgürlüklerini geri verdi. Şeyhlerin ve hocaların her türlü ticari ve siyasi ayrıcalıkları kaldırıldı. Artık Şeyh ve müritleri yoktu; ibadet etmek isteyen kul ile inandığı Tanrı arasında ticaret ve siyaset kalmamıştı.

Avrupa’da kadınlar için orta çağ sonrası hiç de kolay değildi. Aile ve miras hukukundaki adaletsizlikler bir yana kadınların toplumda daha önde yer almaları cadı ilan edilip diri diri yakılmalarına neden olabiliyordu. Kadınların hukuk önünde eşitliklerinin sağlanması ve siyasi haklar elde etmeleri yaklaşık dört asırlık bir mücadelenin sonunda mümkün olabildi. Osmanlı döneminde de 19. yüzyıldaki Tanzimat sürecine rağmen kadınlar hala kanun önünde ve toplumda ikinci sınıf vatandaş olarak yer almakta herhangi bir siyasi hakka sahip olmamaktaydılar. Miras hakkının erkekte toplandığı, bir erkeğin birden çok kadınla evlenme fırsatına sahip olduğu bu dönemin sonunda büyük bir kadın dayanışma hareketine gerek kalmaksızın 1926 yılında çağdaş esaslara dayalı Medeni Kanun ve Ceza Kanunu yürürlüğe girdi. Anneler ilk kez kendi oğullarıyla aynı haklara sahip oldular. 5 Aralık 1934 tarihinde ise bazı Avrupa ülkelerinden önce seçme ve seçilme özgürlüğüne kavuştular. Türkiye’de Sabiha Gökçen, Safiye Ayla, Leyla Gencer, Afife Jale ve Türkan Saylan’lar dönemi başladı.

Atatürk’ün kendisine sunulan unvanlara kapılmaması, belki 100 yıl sonra dahi birçok işbirlikçi ve cahilin adını nefretle anacağını bile bile Türk Devriminden taviz vermemesi; Türkiye devleti ve halkını modern Dünya’nın bir parçası haline getirdi. Birçok Avrupalının kan pahasına elde ettiği Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma değerlerini hızlı, daha barışçıl ve az acı ile elde etmiş olduk. Kolay elde ettiğimiz, bu nedenle değerlerini bilemediklerimizi bugünlerde hızla yitiriyoruz. 4+4+4 ismiyle anılan 2012 yılında kanunlaştırılan öğretim kanunu ve bunun doğal sonucu yaklaşık 670 bin imam hatip okulu öğrencisi ile Osmanlı’daki mektep-medrese rekabetine geri dönmüş olduk. Kapatılan tekke ve zaviyelerin Cübbeli Ahmet’ler ve Adnan Oktar’lar eliyle yeniden açılmalarına izin verdik. Yakın zamanda reşit olmayan kız çocuklarının evlendirilmesini kolaylaştıran ve çocuk istismarını teşvik eden bir kanuna muhatap olduk. Son olarak 15 Temmuz’da hilafetin yeniden canlandırılma çabasına hepimiz tanıklık ettik.

Türk Devrimi kazanımlarının bundan sonra hızlanarak yok olacağını öngörmek artık büyük bir kehanet değil. Kendimizden başka dur diyecek birinin olmadığını kabul etmek zorundayız. Asırda bir ancak gelir denilen bir lideri yeniden bekleyemeyiz, böyle bir açgözlülüğe hakkımız yok. İşte bu yüzden “3 Mart” hala sahip olduklarımızın değerini anlama ve bundan sonra birlik olup Türk Devrimine sahip çıkma vazifesini bizlere hatırlatmalı.

 

 

 

Yazımızı beğendiyseniz sosyal medya aracılığıyla çevrenizle paylaşıp, gönüllü olarak emek veren bizlere destek olabilirsiniz. Ayrıca tüm gönderilerimizi sitemize doğrudan ya da Facebook ve Twitter sayfalarımıza üye olarak takip edebilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s