Fethin (ve Gezi’nin) Yıldönümünde Neo-İstanbul: Gerçekten Sizin Şehriniz mi?

Hayır, bu sefer size İstanbul’daki mega projelerden, trafikten, astronomik ev fiyatlarından bahsetmeyeceğim. Bunları söylemek zekanıza hareket olur, zaten farkındasınız, görüyorsunuz, yaşıyorsunuz.  Bu yazıda, İstanbul -kalan her şeyini kaybederek- safi ticari bir ürün halini alırken, ondan ne kadar koptuğumuzu, İstanbul’u ne kadar tanıyamadığımızı, insani olmaktan ne kadar uzaklaştığını anlatmaya çalışacağım.

Okumadıysınız, önce bu yazıda beyaz yakanın (daha geniş manasıyla orta sınıfın) aslında apaçık işçi olduğu halde tüketerek farklı bir sınıf gibi davrandığından, işçi olmayı kabullenemediğinden bahsettim. Bir sonraki yazıda ise, orta (hatta orta üst) gelir grubunun İstanbul standartlarında ne kadar mülksüz olduğundan ve oturulabilecek bir ev almanın orta ve alt sınıf için ne kadar imkânsız olduğundan bahsettim. (Her iki yazıya tıklayarak erişebilirsiniz)

Bu yazıda ise, İstanbul’daki dönüşümün insani boyutundan bahsedeceğim. Yani, İstanbul’dan nasıl koptuğumuzdan, nasıl insani olmaktan çıktığından, nasıl her gün yaşadığımız yere, kentimize yabancılaştığımızdan.

Bazı şeyler var, öyle denk geliyor ki, sanıyorsunuz sihirli bir değnek değmiş. Bu yazıya ait fotoğraf da ben bu yazıyı yazmaya çalışırken peydah oluverdi, fotoğraf öyle bir fotoğraf ki, şurada yaklaşık 1500 sözcük boyunca anlatmaya çalışacağımdan çok daha fazlasını ifade ediyor.

Satılabilir Bir Ürün Olarak İstanbul

Öncelikle İstanbul’da durum şu: Şehir semt semt, mahalle mahalle bölünmüş. Bir nevi alışveriş merkezinde satışa çıkarılmış gibi. Her mahallenin bir fiyatı var. Yani, İstanbul’da bir yerde oturmaya ya da ev satınalmaya karar verdiğinizde, bir yaşam alanına, bir kültüre dahil olmuyorsunuz, sadece bir ürün satın alıyorsunuz. Hali ile bu kentin soylulaşmasını getiriyor. Yani, kent, İstanbul, soyluların erişebileceği bir yer oluyor. Diyeceksiniz ki, kimse evinden zorla atılmıyor. İnsanlar zorla evinden atılmıyor, fakat mecbur bırakılıyor.

Bunun ilk kısmı, yaşadığınız yerin aşırı değerlenmesi. Eğer gelir düzeyiniz yüksek değil ise fakat muhitiniz değerlendi ise, evinizi, yaşadığınız yeri satmak zorunda kalıyorsunuz, çünkü para lazım. Geçmişi, yaşanmışlığı olmayan, kâğıt üzerinde çizilmiş bir yere göçüyorsunuz.

Ola ki evinizi, yaşam alanınızı, mahallenizi satmak istemiyorsunuz, o zaman da devlet giriyor devreye: kentsel dönüşüm:

Fethin (ve Gezi_nin) Yıldönümünde Neo-İstanbul Gerçekten Sizin Şehriniz mi 2

Orta ve Alt Sınıfın Şehir Merkezinden Kendi İsteğiyle Sürülmesi: Kentsel Dönüşüm

Kenti kent yapan farklı sınıflar ve onların çatışmasından gelen dinamizmdir. Bunlar olmadığında aslında köysünüzdür. İstanbul, sanayi devrimini ve dolayısıyla sınıflı toplumu ilk başta yakalayamadığından olacak, dev bir köy olarak kurulmuştur: Kadıköy, Bakırköy, Feriköy, Ataköy, Yeşilköy, Karaköy, Mecidiyeköy…

İstanbul’a daha gerçek anlamıyla kent diyebilmemiz, biraz daha sonralara dayanıyor, göçün başladığı ve kentin kültürünü dönüştürdüğü yıllara. Aradan zaman geçip, lokasyon olarak kıymetli, ama içinde yaşayanlardan dolayı pazarlanamayan semtler, kentsel dönüşüm ile, sahiplerinden boşaltıldı, pazarlanabilir hale getirildi. Taksim’e yakın konumu ile Tarlabaşı, Kadıköy’ün yamacındaki Fikirtepe, ya da Sulukule…

“Ne var bunda, rıza ile değil mi?” diyebilirsiniz, ilk olarak apartman kararı çoğunluğa dayanıyor, yani tek başınıza direnme şansınız yok. İkinci olarak, bir kenti oluşturan bir kültür, oradan tamamen kopartılıyor. Şimdi Sulukule’nin tamamen Beylikdüzü’nde oturduğunu varsayın, orası Sulukule olur muydu? Aynı şey olur muydu? Ya da muhafazakâr kesimin çok sahiplendiği Necip Fazıl şiirine bakın aşağıda, bu şiir Ümraniye’den, ya da Beylükdüzü’den yazılabilir miydi?

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;

Çamlıca’da, yerdedir göklerin derinliği.

Oynak sular yalının alt katına misafir;

Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.

Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,

Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar…

Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?

Cumbalı odalarda inletir ‘ Katibim’i…

 

Pazarlanabilir Bir Ürün Olarak Evlerimizin İçi ve Yaşam Tarzımız

Nasıl ki cep telefonu aldığınızda iletişime dair masraflarınız bitmiyor, bir de üzerine internet paketi, uygulama ücretleri, çeşitli servisler gibi masraflar ekleniyorsa, ev satınalmayla da masraflarınız bitmiyor. Sürekli yeni şeyler satın almanız gerekiyor.

Önce evin içinden başlıyoruz, çünkü evimizin içi artık bize ait bir mahrem bir alan değil, sınıfımızın ve statümüzün göstergesi. Evlerimizi, yaşanmışlıkla doldurmak yerine, moda ile dolduruyoruz. Dev mobilya mağazalarına gidiyoruz, üstelik bunu hobi gibi yapıyoruz, keyif aldığımız bir uğraş gibi. Aldıkça alıyoruz, evlerimize dolduruyoruz. Ve bir gün arkadaşın evinde de aynısını görüyoruz, bu kendimizi sorgulamanın bir nedeni olmalı, sözde sonuna kadar özgürüz, ama özel alanlarımızda aynı ürünleri satın alıyoruz.

Kendimize ve şehrimize yabancılaşmada iş burada bitmiyor, bir de yaşam tarzımızın pazarlanması gerekiyor. Nerede yiyip içtiğimiz, nerede alışveriş yaptığımız, nerede zaman geçirdiğimiz… Bu yüzden her tarafımız ruhsuz dükkanlarla doluyor. Bir kitap mağazası düşünün ki, bir kere de bulamayayım… Semtin, bölgenin, kendine has, butik esnaf ve dükkanları yerine, giderek zincir mağazalarla dolup taşıyor etrafımız…

Fethin (ve Gezi_nin) Yıldönümünde Neo-İstanbul Gerçekten Sizin Şehriniz mi 3

 Yok Olan Bir Kültür: Tren

Geçmişte İstanbul’da geçen romanları okuyanlar, kentin ayrılmaz bir parçasının tren olduğunu bilecektir. Sahi, tren noldu? Tüm Avrupa’dan Edirne’ye, Edirne’den Sirkeci’ye hatta Haydarpaşa-Kars arasında uzanan trene ne oldu? Atilla Dorsay’ın söylemi ile tarihten nasibini almamış, trene hiç binmemiş, tarihi öğrenmeye hiç çalışmamış insanlar tarafından, tren ve onun kültürü, yok edildi. Şimdi metrobüs var. Siz metrobüste şiir yazabilecek birisini tanıyor musunuz?

Mesela, Turgut Uyar bu şiiri ne diye yazacaktı? “Ver eliniz Zincirlikuyu aktarma” mı diyecekti?

”Ver elini Haydarpaşa demişiz,

Vapur rıhtımdadır pırıl pırıl,

Hava hafiften soğuk,

Deniz katran ve balık kokulu

Köprüden kayıkla geçmişim karşıya,

Bir nefeste çıkmışım bizim yokuşu…”

Bakın Haydarpaşa, İstanbul demektir, yaşamak zorundadır. Paris metrosu nasıl ki yüz yıldan fazladır, aynı duraklarda yaşıyorsa, Haydarpaşa da yaşamak zorundadır. O bizim tarihimizin, mimarimizin, kültürümüzün parçasıdır. Anıt ya da otel olarak değil, gar olarak yaşamalıdır.

Istanbullunun Denizden Koparılışı

İstanbul insanlarının içinde yaşarken fark etmediği bir diğer konu da denizden nasıl koparıldığı, denizin sadece bir yemek manzarasına indirgendiği, fakat koklanabilir olmaktan uzaklaştığı. Önce metrobüs geldi, sonra tüp geçit. Vapur giderek unutturuldu. Deniz ulaşımı, en ucuz ve en kolay seçenek olmasına rağmen hiçbir seçenek olarak düşünülmedi. Sonuçta, “metrobüs” ve “marmaray” isimlerinde iki garabet ulaşım kültürü oluşurken, onlarca yıllık vapur kültürü azalarak bitiyor. İstanbul’da deniz görmek için artık bunu da satın almanız gerekiyor.

Fethin (ve Gezi_nin) Yıldönümünde Neo-İstanbul Gerçekten Sizin Şehriniz mi 4

 

Simge Yapıların Üzerinden Silindirle Geçilmesi

İstiklal’e en son ne zaman gittiniz? Cevabınızı biliyorum, sorum şu: Neden gitmiyorsunuz? Hiç, önünden geçerken içinizin ısındığı bir dükkânın bir dönerci olduğunu gördünüz mü? Ya da hiç gitmeseniz bile, belki giderim, fotoğraflarım dediğiniz bir yer yıkıldığında ne hissettiniz? Mesela, Karaköy paket postahanesi? Ya da İnci Profiterol, Emek Sineması? Peki, nostaljik trenin kalkması size ne ifade ediyor?

Etiler Polis Okulu yerine neden otel yapılmak istenir? Ali Sami Yen neden rezidans olur? Maltepe’deki dolgu park, ne garabet yerdir? Denize hafriyat dökülerek alan mı yaratılır? AKM ne oldu? Bu zihniyet, bir ara Haydarpaşa’ya bile niyetlendi, otel yapacakmış. Otel olursa, özel mülk oluyor ve tam olarak halktan kopma gerçekleşiyor. Peki martı şeklinde devasa bir iskele neden yapılır? Lonra’da neden Thames nehrine dev bir sincap şekliden köprü yapılmıyor?

İnsan merak etmeden duramıyor, bir Paris, bir Roma olabilecekken, neden hiçbir geçmişi olmayan, kültürsüz, “kroyum ama para bende” modelı Dubai model alındı? Düşündükçe aklım çıkıyor, ama bir yanıt bulamıyorum. Nasıl desem, muhafazakâr olsan, en çok sen sahip çıkacaksın, solcu desen öyle, biraz idealin varsa, yine sahip çıkman gereken şeyler bunlar. Yani, Yahya Kemaller, Orhan Veliler, Necip Fazıllar gelip suratımıza Bir tokat atmaz mı bu İstanbul’u görseler?

Fethin (ve Gezi_nin) Yıldönümünde Neo-İstanbul Gerçekten Sizin Şehriniz mi 5

 

Modern Derebeylikeri: Siteler ve Sokakların Homojenliğini Yitirmesi

İstanbul’un kalan tüm otoban ve yollarını geçtim, insanların oturduğu yerlerde, dev sitelerde bile tüm dinamik arabalara göre tasarlanmış. Kardeşimin oturduğu sitede, siteden çıkmak yaya olarak çok zor, her an başka bir araba çarpabilir, yürüyerek çıkan insanlara alışık değiller. Üstelik hemen dibinizde diye gördüğünüz market 1 km ileride. Yani, ekmek almaya arabayla gidilen bir yaşamdan bahsediyorum.

Sitelerin yabancılaşmada çok büyük bir payı daha var. Eskiden sokak homojendi. İstanbul’da teyzemin evine giderdik, komşusu doktordu, kendisi hemşire, üst kat işçi. Şimdi, İstanbul ürün haline geldikten sonra, seçilmiş lokasyonlar ve siteler dışında, sokak farklı sınıfları içeren bir yerden ziyade, alt sınıf oldu, iyice ayrıştı kentin bileşenleri.

Ek olarak, biraz Avrupa’da yaşayanlar bilirler, bir tane site var mı arkadaş? Güvenlikli bir sitede oturmak, size de Nijerya filan gibi hissettirmiyor mu?

Fethin (ve Gezi_nin) Yıldönümünde Neo-İstanbul Gerçekten Sizin Şehriniz mi 6

 

Mega Projelerin İnsani Olmayışı

Bir de mega projeler var. Yani kâğıt üzerinde güzel duran (lafın gelişi) ama gerçek hayatta insani hiçbir yönü olmayan. Mesela son havalimanı. İşin ekonomik ve doğal tahribat boyutuna hiç değinmiyorum. Bir şehirde bir yer bu kadar uzak olmamalı. İnsanlar uçaktan misafirini almak için bu kadar yol gitmek zorunda kalmamalı. Açıyorum İstanbul mega projeleri sitelerini, bırakın yürüyerek gitmeyi, onlarca kilometre yapmadan gidilebilecek yer yok. Toplu taşıma ile gitmeniz mümkün değil bu yerlere. Gittiğinizde bir de arabanızı ücretli otoparka veriyorsunuz. Size ücretsiz gibi sunulan şeylerin de gayet ücretli olduğunu fark etmeniz lazım.

Bir de bu ücretli otopark konusu var. Yıllardır kullandığınız mahalleniz, önündeki sokak, bir bakıyorsunuz, bu sabah ücretli olmuş. Hatta bazı park noktaları var ki, dükkanlar ya da işyerleri tarafından kalıcı olarak kiralanmış. Yani sokağınız artık sizin değil.

Havaalanına geri dönelim. Bu kadar büyük bir havaalanı insani değil kesinlikle. En az yarım saat ayırmalısınız pasaport kontrolden sonra uçak kapısına gidene kadar. İndiğinizde bagajlarınız 30 farklı bantta dönüyor olacak, size otuzuncusu denk gelirse, yarım saat oraya yürüyeceksiniz. Havaalanına geldiğinizde, belki onbinlerce kişi olacak içerde. Bu kadar büyük havalimanı, herhangi bir şekilde kullanışlı değil. Aktarma yaparken belki 4 saat ara yetmeyecek.

Aynısı, yeni köprüler ya da dev marinalar ya da AVM’ler için de geçerli. Gitmek için 40 km yol yapılan yer, insani değildir. Şehrin parçası olamaz. Biz büyük şey aramıyoruz, kullanılabilir şey arıyoruz.

Yabancı Konut Alımları

Son düzenleme ile, konut satışlarında yabancılara KDV sıfırlanması, hatta belli miktarın üzerine vatandaşlık verilmesi gibi imkanlar getirildi. Türkçesi şu: Şehri tarihinden, alt sınıfından, orta sınıfından, kültüründen, bileşenlerinden kopardığımız yetmedi, bir de ülkemizden kopartalım. Yani, İstanbul’da bir konutu satın almak için, artık sadece yurt içi ile değil, bir de dünya ile rekabet edelim. Evler daha da zamlansın, iyice zamlansın ki, hayalini bir daha hiç kuramayalım burada yaşamanın. İyice perifere atalım kendimizi, ruhsuz sitelerde yaşayalım. İçerisi ise, dini, dili, milleti fark etmeksizin, ayrıcalıklı bir zümreye ait olsun.

Fethin (ve Gezi_nin) Yıldönümünde Neo-İstanbul Gerçekten Sizin Şehriniz mi

 

Sonuç Niyetine

Tüm yazıda gelmek istediğim ve başlık fotoğrafı ile ilgili olan kısmı da bu aslında. İstanbul’a gün geçtikçe yabancılaşıyor ve ondan kopuyoruz. Binlerce hafriyat kamyonundan oluşan başlıktaki bu ürkütücü görüntü, benim için neo-İstanbul’un da bir özeti: yaşanmışlığı olmayan, kültüre dair bir izin görülemediği, aşırı büyük ve şantiyeden ibaret bir İstanbul.

Not1: İstanbul’un komple yeniden pazarlanması sürecine “liberalleşme” denmesini doğru bulmuyorum. Liberal düşünceli herhangi bir kimsenin İstanbul’a bu yapılanları savunması mümkün değil, zira problem -hangi parti olduğu fark etmeksizin- belediyelerin özel şirket gibi davranmasından, toplumsal fayda sağlayan kurumlar olmak yerine, rant dağıtımı yapan kurumlara dönüşmesinden kaynaklanıyor. Oysa, devlet ve yarı-devlet kurumların kar derdi olmamalı, tarafsız ve kamu yararını gözetiyor olmalılar. Liberal bakış açısında, yargı üstünlüğü ve devlete bağlı kurumlarının tarafsızlığı esastır.

Not2: Hep söylüyorum, ortak düşmanımız, siyasi görüşümüz ne olursa olsun, konsümerizm-tüketicimlik olmalı. Bazı şeyler ticari ürüne çevrilemez, insanlar kendini satın almayla ifade edemez. Değerler ve ilkelerimiz olmalı. Ek olarak, bu durum sürdürebilir değil. Saf kar açısından bakılsa bile, İstanbul’da sürekli artan sayıda konut pazarlamak mümkün değil. Üstelik, bu farklı gelir kaynaklarının da kaybı demek.

Not3: İstanbul’un yeniden inşası sürecinde 5 sene İstanbul’da 3 farklı semtte yaşadım. 3 senedir İstanbul’da yaşamıyorum, İatanbul’a turistik amaçlı geliyorum, iş gereği de sıklıkla Avrupa metropollerine seyahat ediyorum. Bütün bunlar İstanbul’da olup biteni çok daha iyi gözlemlememi ve karşılaştırabilmemi sağlıyor.

 

Yazımızı beğendiyseniz sosyal medya aracılığıyla çevrenizle paylaşıp, gönüllü olarak emek veren bizlere destek olabilirsiniz. Ayrıca tüm gönderilerimizi sitemize doğrudan ya da Facebook ve Twitter sayfalarımıza üye olarak takip edebilirsiniz.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s