Türkiye: Sığınan Alman Profesörlerden, Göçen Türk Gençliğine

1933, Ankara.

 “Biz fakir bir ülkeyiz. Sizlere layık olduğunuz ücretleri veremiyoruz. Ancak Mustafa Kemal’in kurduğu genç Türkiye Cumhuriyeti’nde sizler yeni bir bilimsel uyanış açacaksınız. Burada doğacak yeni bilimin feyizli ışıkları bütün dünyayı aydınlatacaktır. Bilim ve yöntemlerinizi getirin, gençlerimize bilginin yollarını gösterin.”

Dr. Reşit Galip, Milli Eğitim Bakanı

“Ankara’da uzun bir masa. (…) Tam yedi saat, soluğumu tutmuş, Fransızca olarak yürütülen bu önemli toplantıda sorulara yanıt yetiştirmeye çalışıyordum. Ama saat 21.00’de toplantıdan çıktığımda, benden büyük bir merakla haber bekleyen İsviçre’deki arkadaşlarıma telgraf çektim: “Üç değil, otuz.” Otuz, sonra üç yüz oldu.”

Ord. Prof. Dr. Philipp Schwartz

Yukarıda geçen ve her okuduğumda tüylerimi diken diken eden bu sözler, aynı toplantının iki tarafına ait. Bir tarafta genç Türkiye Cumhuriyeti’nin Milli Eğitim Bakanı Galip ve üniversite reform danışmanı (Prof. Malche), öte tarafta Alman nöropatolog Prof. Schwartz. Oturdukları masada hararetle konuştukları şey, Arupa’da Nazi zulmünden kaçıp Türkiye’ye gelecek olan değerli bilim insanlarının sayısını ve şartları. Türkiye bu bilim insanlarından çok şey bekliyor, bilimin meşalesini yakacaklar, üniversiteleri ihya edecekler, gelecek nesillere ilham olacaklar.

Şaşırmış olabilirsiniz, ama bir zamanlar Türkiye, Avrupa’nın değerli bilim insanlarının kaçıp sığındığı bir yerdi. Toplamda üç yüzden fazla bilim insanı Türkiye’ye iltica etmişti. Önce o yılları bir değerlendirelim.

 

1930’lar, Türkiye-Avrupa

Bazen tarihi değerlendirirken bugünün şartları ile değerlendirme hatasına düşüyoruz. Oysa 1930’lu yıllara baktığımızda koşullar, bilhassa Türkiye-Avrupa karşılaştırması açısından bugünden çok farklı idi.

1918’de I. Dünya savaşı bitmiş, Osmanlı Devleti yıkılmış; ortada pek çok anlamda dışarı kapalı, genç bir Türkiye Cumhuriyeti vardı.

Savaşın asıl kaybedeni Almanya’nın ağır tazminat yükü ise savaşta en az suçu olan halk tarafından ödeniyordu. Ağır koşulların klasik sonucu olarak, faşizm yükselişte, Hitler İktidardaydı. Komünist Rusya’da Stalin, İtalya’da faşist Mussolini iktidardaydı. İspanya’da ise faşist Franco iktidarı ele geçirmek üzereydi.

Bütün bunların dışında, dünya genelinde, gelmiş geçmiş en büyük ekonomik kriz yaşanıyordu: Büyük Buhran. Bu krizde dünya genelinde gelir %15 azalmıştı (Karşılaştırma için: 2008 Mortgage krizinde bu oran %1).

Özetle, dünyada korkunç bir kriz vardı, işsizlik rekor boyutlardaydı, Avrupa diktatörler tarafından yönetiliyordu ve dünyanın başına gelen en büyük felaketlerden II. Dünya Savaşı gümbür gümbür yaklaşıyordu. Cumhuriyet ise, bir grup güzel insanın Finlandiya’da gerçekleştirdiği bir hayali, “Beyaz Zambaklar Ülkesi”ni gerçekleştirmeye çalışıyordu.

Bir Hayal: Beyaz Zambaklar Ülkesi

“Beyaz Zambaklar Ülkesin’de”, Cumhuriyet’in de doğum yılı olan 1923’te, Rus yazar Grigoriy Petrov tarafından yazılmıştı, Atatürk bu kitabı öylesine sevmişti, öylesine kendinde bir şeyler bulmuştu ki, kitap ülke müfredatlarına girdi, askeri ve sivil okullarda okutuldu, öyle ki, o dönem Türkiye’de Kuran’dan sonra en fazla okunan kitap oldu (1).

Peki neydi “Beyaz Zambaklar Ülkesi”? Kısaca, Finlandiya’nın tüm imkânsızlık ve elverişsizliklere rağmen, bir avuç aydının önderliğinde, askerinden din adamında, doktorundan öğretmenine, her meslekten insanın omuz omuza verip dayanışma ile yoksulluk ve geri kalmışlıkla mücadele etmesi idi.

Sahi, çamurun ve soğuğun ilkesi Finlandiya bunu başarmıştı. Bugün Finlandiya, gelirini en adaletli dağıtabilen ülkelerden, fakirlik çok az, her sene teknoloji-inovasyon endekslerinde ilk sıralarda, ortalama yaşam beklentisi 80 yıl. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) Kişisel güvenlik, bilgiye erişim hakkı, kadın hakları, kişisel özgürlük, çevreye saygı, eğitim kalitesi, gıda hakkı gibi bileşenleri içeren toplumsal ilerleme endeksinde ise birinci (2).

Avrupalı Bilim İnsanları ile Türkiye’ye Yapılan İltica Antlaşması

Yazının girişinde, toplantının başrollerindeki kişilerin sözlerinin okudunuz.  Bu toplantı ile, cebir, şiddet ve tehdite maruz bırakılan ve dönemin faşist hükümetlerini desteklemeyen bilim insanlarını, Türkiye’yi beyaz zambaklar ülkesi yapmak isteyen Cumhuriyet yönetimi, Türkiye’ye getirmek için şartları konuşuyorlardı.

Toplantının sonunda varılan koşullar:

  • Yabancı profesörler tam gün çalışacak, başka iş yapmayacak.
  • Türkçe ders kitabı hazırlayacaklar, en geç üç yıl içinde Türkçe ders verecekler (şimdi gurur duyduğumuz yüzde yüz İngilizce eğitim saçmalığını düşününce…)
  • 500-800 lira arası aylık alacaklar (bu rakam milletvekili maaşlarından çok daha yüksek)

 Türkiye’ye Yerleşen Avrupalı Bilim İnsanları ve Yaptıkları Katkılar

Bu vizyon ve ilerigörüşlülük Türkiye’de bilimsel ve sanatsal anlamda atılımın öncüsü oldu. Çok değerli bilim insanları ülkeye getirildi. Bazıları;

  • John Dewey; Amerika’dan getirildi, enstrümantalizmin kurucusu. Milli eğitim sistemini ciddi oranda şekillendirdi.
  • Wilhelm Liepman; Almanya, modern jinekolojinin öncülerinden. İÜ Tıp fakültesi Jinekoloji bölüm başkanı oldu.
  • Andreas Schwarz hem Roma hukuku hem de medeni hukukta profesörlüğü vardı.
  • Wilhelm Röpke; neoklasik ekonominin son teorisyeni.
  • Curt Kosswig; Türkiye’de zoolojiyi kurdu. Manyas gölü’nü keşfetti. Devlet görevi bittikten sonra bile Güneydoğu’da yeni türler keşfetmek için eşiyle yıllarını verdi, Van Gölü ve Birecik’te yeni türler buldu. Mezarı Türkiye’de.
  • Hans Reichenbach; İÜ Felsefe bölümünün başına geçti, modern mantığın kurucularından.
  • Alfred Marchionini; Ankara Tıp fakültesini kurdu.
  • Rudolf Belling; Almanya’da iken soyut heykellerini Naziler tahrip ediyordu. Türkiye’de Güzel sanatlar, heykel bölümünü kurdu, resime de ağırlık verdi, 40 yıl boyunca yeni sanatçılar yetiştirdi.
  • Carl Ebert; modern Türk tiyatrosunu kurdu, Devlet Konservaturarı ve Devlet Tiyatrosu’nun kuruluşunda dev emekler verdi.
  • Alfred Kantorowicz; İstanbul Dişçilik Fakültesi’ni kurdu
  • Astronomi Enstitüsü’nün babası Erwin Freundlich,
  • Asuroloji’nin anıt ismi Benno Landsberger,
  • Hititoloji’nin babası Prof. Gustov Güterbock,
  • İlk botanik bahçesini kuran Alfred Heilbronn,
  • TBMM binasının ve neredeyse tüm bakanlık binalarının mimarı Prof. Clemens Holzmeister
  • Türk modern mimarlığının yaratıcılarından Prof. Bruno Taut
  • Hiç ücret almadan tek başına yaptığı Ticaret Kanunu ve Fikir Sanat Eserleri Kanunu 50 yıldır halen kullanılan Ernst Hirsch.

Yukarıda sayılanların hepsi profesör, bazıları ordinaryus profesör ve bunlar sadece bir kısmı, yüzlercesi daha var. Hepsi bambaşka bölümlerden, bilimin, sanatın her alanından insanlar.

Hepsinin ortak bir özelliği var. Ülkemize geldiler, buranın bir parçası oldular, ülkemize çok büyük katkılar yaptılar. Onlar olmadan, bugünkü üniversite sistemi, bugünkü kayıt sistemi, yazılı kültür asla olamazdı.

Şöyle düşünün, Manyas gölü binlerce yıldır orada, ama oradaki türler o zamana kadar bir kâğıda bile yazılmamış. Çünkü bu gerekliliği bilen yok. Osmanlı’dan kalan mirasta yazılı kültür diye bir şey yok. Soyun, sopun kaydı bile yok. Adam çıkıyor, Türkiye’yi ilmek ilmek gezip türleri kaydediyor, bir ülkeye, orada olmayan bir kültürü, yazılı kültürü kazandırmanın mücadelesini veriyor. Ölünce de Türkiye’ye gömülmek istiyor, şu an Aşiyan Mezarlığı’nda yatıyor.

Bakın adam Naziler geldi diye ağlamıyor. Kanada’ya mı gitsem, Fransa’ya mı diye sızlanmıyor, geliyor Türkiye’ye, ki fakir, dışa kapalı ve adamın bölümü zooloji daha Türkiye’de henüz yok, aslanlar gibi çalışıyor, bu toprakların, bizim bir parçamız oluyor, öyle ölüyor.

Rüyanın Sonu

1980 darbesinden sonra çıkarılan yüksek öğrenim yasası ile büyük emeklerle ve Atatürk direktifi ile hazırlanan Üniversite Reform’u tamamen yok ediliyordu. Türkiye ile ilgisini hiç kesmeyen Prof. Hirsch, önce yasanın kopyasını istiyor, okuduktan sonra Milli Güvenlik Konseyine aşağıdaki mesajı gönderiyor:

“Söyleyin onlara her general, Atatürk değildir”

2010’lar, Türkiye-Avrupa

İlkokuldan üniversiteye, ilk iş yerimden son iş yerime kadar pek çok arkadaşım yurtdışına göçtü. Yelpaze geniş, Amerika’ya giden de var, Avrupa’nın pek çok ülkesine, hatta, pek çok açıdan bizden geri sayılabilecek ülkelere gidenler de. Tanıdığım neredeyse herkes yurtdışına “kapağı atmanın” peşinde.  Bazı arkadaşlarım kendi mesleklerini bırakıp pek de “kalifiye olmayan” yeni mesleklere başladılar hatta.

Aşağıda bilgiler rastgele gazetelerden (3):

  • Yaklaşık 90 bin Türk öğrencin yurtdışında eğitim için her yıl 1,5 milyar dolar harcıyor.
  • Yurtdışında en fazla öğrencisi bulunan ülkeler arasında Türkiye on birinci sırada yer alıyor.
  • Eğitim görmek isteyen Türk öğrencilerin sayısı 2009’dan beri her yıl ikiye katlandı.
  • İstanbul’daki Robert Kolej’de öğrenim gören 196 lise son sınıf öğrencisinden 151’inin yurtdışı için eğitim başvurusu yaptı.

Beyin göçü sadece bu yıllara ya da OHAL’e özel bir mevzu değil, ama etkileri yadsınamaz. Yine de ben işin bu politik ve artan kısmını şimdilik göz ardı etmek istiyorum. Çünkü, ana fikri kaçırıyor. Her ne kadar son iki yılda konu iyice politikleşse de ben süregelen kısmına değinmek istiyorum. Çünkü mevzu 2016’dan çok öncesinden beri var.

Örneğin ben 2009 mezunuyum, görece politik olarak stabil yıllar. Mezun olduğum ODTÜ’de, en yüksek ortalamaya sahip yaklaşık 20 kişi doğrudan Amerika’ya yerleşti. Bunun dışında imkânı olan pek çok kişi de.

Şu an Türkiye’de olan yüksek eğitimli kesimden yurtdışına kapağı atmak istemeyen henüz görmedim. Bu konuda sadece insanların ne kadar emek harcadığı mesele. Kimi çok uğraşıyor ve gidiyor, kimi daha az uğraşıyor, fırsat gelse gidecek. Henüz gitmek istemeyen görmedim.

Can Alıcı Soru: “Gidip ne yapacaksın?”

İnsanlar gitmek istiyor, neticede dünya eski dünya değil. İmkanlar geniş, uçaklar ucuz, dil sorunu yok, şirketler küresel. Hem bir anlamda iş gücü piyasasını da dengeliyor bu durum. Türkiye’de nitelikli insan azalıyor, iş gücü işçi lehinde dengeleniyor. Yani özetle gitmek herkesin hakkı.

Yani, elimde istatistik yok ama eminim ki Fransa’da çalışan Alman ya da Almanya’da çalışan Fransız sayısında da artış vardır illaki. Dünya küçülüyor, sınırlar belirsizleşiyor neticede. Benim bunlara hiçbir itirazım yok. Giden kendi deneyimi yaşar, kimi geri döner, kimi sever, orda kalır. Kimseye şöyle zor, böyle iyi deme hakkım yok.

Öte yandan, Türkiye’de hangi kafeye otursanız, şuna benzer bir şey duyacaksınız gençlerden:

-Gidicem buralardan abi.

-Nereye gideceksin?

 -Kanada olabilir, Avustralya da olabilir. Yunanistan en temizi aslında, bir arsa alacaksın.

Bir insanın hedefi olur, gider. Fakat Kanada, olmadı Avustralya olmadı Yunanistan diye bir seçme listesi olabilir mi? Sözgelimi, Kanada ile Yunanistan’ın Türkiye için yurtdışı olmaları dışında ortak bir noktası var mı acaba?

-Peki ne iş yapacaksın?

-Önceliğim Almanya’da rahat bir iş bulmak, ama Avustralya’da Türk yemekleri restoranı da olabilir.

-Nereye gitmek istediğini bilmiyorsun, ne yapmak istediğini bilmiyorsun, peki neden gitmek istiyorsun bu kadar? Buraya ait tüm geçmişini ve varlığını, birikimini bir kenara bırakarak?

-Ülkenin durumu ortada.

-Nasıl bir problem yaşıyorsun mesela?

-Abi gündemi görmüyor musun? Terör, eğitim, taciz, gericilik…

-İyi de bunların çoğu başka ülkelerde de var?

İşte bu beni bitiriyor. İnsanlarımız gitmek istiyor, çok da anlaşılabilir bir şey, ama tek istediği gitmek. Ortada hedef yok, ne istediğini bilmek yok. Kendisini cidden rahatsız eden bir özel bir durum da yok.

Yalnlış anlaşılmasın, ülkede çok kötü şeyler oluyor, cidden gitmek zorunda kalmış binlerce insan var. Fakat gitmek isteyenlerin çoğunun hali vakti yerinde, güzel işlerde, iyi maaşlarla, yurtdışında sık sık tatil yaparak, çocuklarını özel okullara göndererek, mega sitelerdeki evlerine krediler ödeyerek yaşıyorlar. Bilmiyor ki gittiği ülkelerin bazılarında evine kafasına göre çamaşır makinesi bile alamayacaklar.

Özetlemek gerekirse, gitmek istiyor, nereye gitmek istediğini, ne yapmak istediğini ve neden gitmek istediğini bilmiyor. Peki ortaya koyduğu şey ne? Tüm geçmişi, mal serveti, malı, deneyimi, ailesi, kısaca tüm birikimi. İşte bunun adı şuursuzluk.

Dese ki, kuzey kültürünü deneyimlemek için ya da dil öğrenmek için ya da mühendisliğimi şu firmada geliştirmek için, et kesmeyi öğrenmek için, şu üniversiteye girip şu imkanlarından faydalanmak için, damak tadımı geliştirmek için…

Herhangi bir şey diyebilir, ama bir insanın bir hedefi olur, bir yere gidiyorsa, oraya katkı sağlar, oranın bir parçası olur. Kültürlerine, üretimlerine bir katkı sağlar.

Bunlar gittiğinde yapacakları ilk muhabbet: “Türkleri burada sevmiyorlar”, “Bizi burada vatandaştan saymıyorlar”, “Okul harçları çok yüksek”, “Yemekleri kötü”, “Ayrımcılığa uğradık”.

Bu yazıda değerlendirmek istediğim 3 nokta var;

  • Sayılı profesörlerin kaçıp sığındığı ve inanılmaz bir hoşgörü ve özerklik gördüğü ülke iken, nasıl oldu da herkesin gitmek istediği ama sadece gitmek için gitmek istediği bir ülke haline geldik? Üstelik ironik biçimde, en çok göçtüğümüz ülke, o profesörlerin bize geldiği ülke: Almanya.
  • Ortadoğu, Avrupa, Dünya… Buralarda söz sahibi olmak, büyük devlet olmak güzel de… Biz kendimize baksak, kadın hakları, adaletli gelir, eğitim, bilgiye erişim vb. pek çok alanda dünyaya örnek olacak bir yola girseydik… Beyaz zambaklar ülkesi olsaydık da Suriye’de söz sahibi olmayıverseydik… Daha iyi olmaz mıydı?
  • Yüzlerce değerli bilim insanı ülkemize geldi, ülkemizde çalıştılar, buranın parçası oldular, bazıları bizim varlığının farkında bile olmadığımız sorunlarımız çözdü. Peki biz, önemli bir kısmımız, gittiğimizde bize kapılarını açan ülkelere bir fayda sağlayacak mıyız? Böyle bir planımız var mı? Yoksa, orda da burada olduğu gibi sadece söylenip şikâyet mi edeceğiz?

Özetle, kişisel problemlerimizden kaçınmak için aşırı politikleştiğimizin, çözemediğimiz problemlerimizin yükünü ülke gündemine yüklediğimizin, bu kafayla dünyanın en güzel ülkesine de göçsek yine mutsuz olacağımızın farkında mıyız?

Kaynak ve Notlar

 

 

Yazımızı beğendiyseniz sosyal medya aracılığıyla çevrenizle paylaşıp, gönüllü olarak emek veren bizlere destek olabilirsiniz. Ayrıca tüm gönderilerimizi sitemize doğrudan ya da Facebook ve Twitter sayfalarımıza üye olarak takip edebilirsiniz.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s