Senin İmparatorluğun Bir Melekti Yavrum

Türkiye, son günlerde Batı ile kavgalı bir görünüm veriyor. ABD ile vize krizi malum. Almanya’nın ise Türkiye’ye yönelik uluslararası fon akışını azaltmak için devreye girdiği haberleri yayıldı. Böyle bir durumda Türkiye ekonomisini sıkıştırır ve hepimizin canını yakar. Ayrıca ABD Dış İşleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Financial Times gazetesine yazdığı bir makalede, “Türkiye artık bizim için iyi bir müttefik değil, sıradan bir Ortadoğu ülkesi” dedi. Ve nihayet NATO’da üst düzey idari görevi bulunan bir Çek generali, yine bir NATO etkinliğinde gazetecilerin sorusu üzerine “Türkiye’nin bağımsız bir ülke olarak kendi kararlarını almakta da bağımsız olduğunu, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alabileceğini; ancak aldığı kararların sonuçlarıyla da bağımsızca yüzleşmesi gerektiğini” söyledi. Bunları yan yana yazınca Batı’dan kopmakta olduğumuz herhalde açıkça görülmektedir.

Ki bizim tarafımızdan da yenilir yutulur olmayan açıklamalar gelmekte. En basitinden, Devlet başkanı düzeyinde Batılıları faşist mi ilan etmedik, medeniyetsiz mi. Çok ağır sözler bunlar, eğer Batı medeniyetinin içerisinde kalacak, oranın kurumları ile çalışacaksak hele çok çok ağır sözler hakikaten. Ancak ben devlet görevlilerinin değil, halkımızın tepkilerini anlamakta zorlanıyorum. Devleti veya önemli kurumları temsil edenler kendi dünya görüşleri, ideolojileri doğrultusunda bir yön tayininde bulunabilirler. Bu yönü eleştirebiliriz haklı da bulabiliriz fakat tüm eleştiri ve değerlendirmeler ülkemizin çıkarları, yerleşik güç pariteleri göz önüne alınarak yapılmalı.

Bir halkın bizim ki kadar romantik, tarihinden bihaber ve cahil olma hakkı var mıdır? İşte benim asıl sorum bu. Sosyal medyada yazılanlara bakıyorum halkımızın bir kesimi tarafından ABD tamamen öcü ilan edilmiş halde. Yani ABD’liler ve hatta Batılılar tabir yerindeyse şeytanlaştırılmış durumda. Ağırlıkla Ortadoğu’nun içinde bulunduğu parçalanmışlıktan, sıkıntılardan hep Batı sorumlu tutuluyor yapılan yorumlarda. Hayır kardeşim, Ortadoğu’nun içler acısı halinden Ortadoğulular sorumlu. Biz sorumluyuz. İşte tam olarak da cahil, dar ve kalın kafalı bölge halkları sorumlu. Atalarımızın bir sözü var, “sen eşek olursan, semer vuran çok olur” diye.

Bu yazıda Osmanlı’nın en güçlü olduğu dönemden, 16.yy’ın ilk yarısından, bir kesit vermek istiyorum. Osmanlı’nın 1500-1560 arasında Hint Deniz Yolu Ticareti üzerinde menfaat tesis etmek için önce Memlük Devleti’ni ortadan kaldırması, sonra da Portekizlilere karşı geleneksel ticaret yolu üzerinden elde ettiği menfaatlerini korumaya geçmesinin hikayesini anlatacağım. Bu hikâyeyi detaylı biçimde incelerseniz, Osmanlı’nın nasıl o günlerde, bugünün ABD’si gibi mutlak hegemon bir emperyal haline gelmiş olduğunu görürsünüz.

Osmanlı sanıldığının aksine hep ahlaki doğruyu yapan, her savaşında göğüs göğüse savaşan, hiç entrikalar planlamayan, ittifaklarını kendi çıkarları doğrultusunda aniden değiştirmekten çekinmeyen bir devlet değildi. Osmanlı ister inanın ister inanmayın ama bugün ABD Ortadoğu’da neler yapıyorsa aynen onları yapan bir devletti. Yani bir savaşa müttefiki Memlük Devleti’ni savaş daha ortak düşmana karşı devam ederken yutma planları yapan; bunun için müttefikinin kontrol ettiği topraklarda ona yardım eder gibi görünüp kolonileşen, üstler kuran bir devletti. Sonra dönemin en büyük donanmalarından biri elinde olduğu halde, üstelik kendine bağlılık bildiren ama ufak yaramazlıkları da olan küçük bir emirliği sadece asker ve gemi harcamamak için entrikalarla dize getiren, başındaki emir ve adamlarını ise görünür bir neden yokken sadece geride güvensizlik yaratmasın diye ortadan kaldıran bir devletti Osmanlı.

Bu yazdıklarım sizi rahatsız mı etti? Etmesin, asıl sizin naif, sütten çıkmış ak kaşık türünden, İslam bayraktarı Osmanlı fantezileriniz rahatsız edici. Osmanlı’nın size anlatacağım hali gerçek halidir ve strateji kurmada nasıl bir ustalığa sahip olduğunu gösterir. Bu hikâye ayrıca Osmanlı’nın siyasal ve askeri zekasının yükselme döneminde ne büyüleyici düzeyde olduğunu gözler önüne sermektedir.  Ben şahsen bir Türk olarak bu gerçek Osmanlı’yı seviyorum. Bu gerçek Osmanlı’yı tarihimin şanlı parçası olarak kabul ediyorum. Ben Osmanlı dönemini gerçek hikayesiyle seviyorum ve bilin ki ben de Osmancılık hayalleri kuran, kendine Osmanlı torunuyum diyen (biz ağaç kovuğundan çıktık sanki) cahillerin fantezilerinde kurguladığı, gerçekle alakasız masallardan nefret ediyorum. Dahası bu tür fantezi ve masalların ulus tarihimize ve atalarımıza saygısızlık olduğunu da not etmek isterim.

Bir çift sözüm de cahilliğine bakmadan Osmanlı gibi siyasal ve ekonomik ilişkileri çok boyutlu bir imparatorluğu kendi işkembesinden attığı gibi yorumlayan, neredeyse Osmanlı yerine Şirinler köyünün tarifini yapanlara. Biliyor musunuz ki yenilmez, mert, dürüst Osmanlı hayali üzerine kurguladığınız fantezileriniz algınızı bozduğu için yani saf, tertemiz, olmayan bir Osmanlı masalına inandığınız için ne Osmanlı gibi bir politik ve askeri bir gücü tam anlamıyla anlayıp takdir edebiliyorsunuz ne de Cumhuriyet’i sevebiliyorsunuz. Çünkü o masal dünyanız ve kafanızdaki harika Osmanlı imajı, yakın tarihin kirli, kanlı, mücadele dolu gerçekleri ile yine Cumhuriyet’in zorlukları, eksikleri, kısıtları yanında çok naif ve güzel kaldığı için yakın tarih algınız da bozuk. Ötesi şu son günlerde görülüyor ki ABD gibi, AB gibi iyi geçinsek bizim çıkarımıza olacak devletleri, kurumları çocukça bir değerlendirmeyle şeytan gibi görüyorsunuz. Evet, ABD’nin Ortadoğu’da kolladığı çıkarları var, ben de biliyorum. AB de sütten çıkmış ak kaşık değil; bunun da farkındayım. Ama siz de farkında mısınız? Bunlar zaten emperyalist güçler ve küresel çıkarları var. Haliyle çıkarlarını koruyorlar. Biz bu güçlerin çıkarları ile kendi çıkarlarımızı aynı yönde ayarlayamaz mıydık? Hep beraber Ortadoğu’da bir güvenlik ve kalkınma dönemi başlatamaz mıydık? Ya da çıkarlarımızı ABD ve AB ile bile aynı yönde ayarlamayı başaramamışken, Rusya ile mi bunu yapacağız? Hani en son İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’den Kars’ı ve Boğazları resmen istemiş Rusya ile mi? Ya da 1700’lerden itibaren her 20 senede bir ciddi bir gerilim yaşadığımız Rusya ile mi? II. Abdülhamit zamanında Yeşilköy’e kadar gelen, neredeyse İstanbul’u düşürmeye yeltenmiş Rusya ile bulacağız ABD ve AB ile bulamadığımız ortak paydayı ve güvenliği ve kalkınma momentumunu, öyle mi?

Kafasına fes geçirmiş Maraş dondurmacısı kılıklı zırdelilerden değil de güvenilir akademisyen tarihçilerden nakledildiğinde Osmanlı yükselme döneminde aşağıdaki gibi bir zekâ ve akıl devletidir. Çıkarlarını soğuk kanlılıkla korumayı bilen bir hali vardır. Bir sevgi pıtırcığı değil, bir imparatorluktur yani. Belki Osmanlı anlaşılırsa, bugün dış işlerimizi ilgilendiren meselelerde halkımız daha sağduyulu, karşı tarafı da anlayan, karşıdaki insanları şeytanlaştırmadan ortak çıkarlar temelinde yapıcılık arayan bir tavra dönebilir. Yoksa bir gece ansızın 82 Washington, 83 California diye atıp tutmak bedava.

1497’de Ümit Burnu’nun keşfi ile Portekizliler Afrika’nın güneyinden Hindistan’a açılan bir yol buldular. Ümit Burnu’nun keşfinden önce geleneksel olarak Hindistan limanlarında toplanan doğu imparatorluklarının zenginlikleri Hint Okyanusu üzerinden Aden ve Yemen’e ulaştırılır, orada Kızıldeniz’e giriş yapan mallar nihayet Mısır’da Venedikli tüccarlara satılırdı. Venedikliler de Mısır’da devraldıkları malları Batı dünyasına taşırdı. İşte Ümit Burnu’nun keşfi, birçok aracı devletin menfaat sağladığı bu küresel ticaret ağını tehdit etti. Mısır, yani doğudan gelen malların Venediklilere satıldığı yer, Memlüklülerin elindeydi. Haliyle, ticari çıkarlarını korumak isteyen Memlüklüler Ümit Burnu keşfini haber alınca hemen büyük bir donanma hazırlamaya karar verdiler. Ancak Mısır’ın bereketsiz doğasında yeterince kereste stoku yoktu. Onlara doğunun rakip gücü Osmanlılar yardım elini uzattı. Anadolu’nun güneyinde Toroslardan kesilen kütükler Mısır’a taşındı. Osmanlı’nın rakibine yardım elini uzattı uzatırken; Memlüklüler’in Portekizle savaşmasını beklemek, iki gücün böylece yorulmasıyla da önce Memlüklüler’i sonra da Portekiz’i ortadan kaldırmak gibi bir niyeti vardı. Osmanlı büyük düşünen, stratejisini uzun vadeli niyetlerine uygun belirleyen bir güçtü.

Nihayet Hilafete de sahip Müslüman bir güç olan Memlük’lerin donanması 1505’de hazır hale geldiğinde Memlük yanına Mısır ticaretinden fayda sağlayan bir Hristiyan gücü – Venedik’i – başka bir Hristiyan devletine – Portekiz’e – karşı savaşmak üzere yanına alarak Portekiz’e saldırdı. Böylece Hint Okyanusu’na yayılan, hatta Hindistan’ın batı kıyılarında Diu’ya kadar uzanan bir coğrafyada uzun bir mücadeleye girişildi. 1514 yılına gelindiğinde Osmanlı, Memlüklerin yanında savaşa bilfiil dahil olmaya karar verdi. Osmanlı kaptanı Selman Paşa, emrinde Osmanlı askerleri ve gemileri ile Memlük Devleti’ne yardıma gitti. Gücüne Memlük gemileri ve askerlerini de dahil ederek Aden ve Yemen’e yerleşmeye çalıştı. Gerçi bunda başarısız oldu ama Osmanlı Mısır’ı yani Kızıldeniz’in kendine en yakın kapısını atlayarak Kızıldeniz’in ortalarına iyice yerleşebildi ve hatta en güneyde neredeyse Kızıldeniz’in çıkışında Kamaran’da bir kale bile inşa edebildi. Böylece Hint Okyanusu’na açılan Yemen ve Aden kapıları olmasa da Hint Okyanusu’nun burnunun dibine inilmiş oldu. 1516 ve 17 yıllarında Memlüklüler bir yandan Portekiz’le mücadele ederken, kendisi de müttefikine savaş açtı ve güçlü Memlük Devlet’ini tarihten kaldırarak Mısır’a da sahip oldu. Çok zekice değil mi? Böylece normalde harcanacak enerjinin ve kaynağın çok azıyla Kızıldeniz neredeyse bir Osmanlı gölü olmuştu.

Pekiyi Osmanlı sadece Mısır’a sahip olmakla ya da Kamaran’a kadar neredeyse tüm Kızıldeniz’e yerleşmekle yetinmiş miydi? Tabi ki hayır! Eğer bir ticaret yoluna sahip çıkıyorsanız, o ticaretin başladığı yeri de kontrol etmeniz gerekir. Özellikle Doğunun baharatının Batıya doğru yolculuğuna başladığı en önemli limanlardan biri Hindistan’ın kuzeybatısındaki Diu isimli limandı. İşte Osmanlı Memlük Devleti’ni yıkarken, ilk başlarda Memlük Devleti’nin yanında savaşan kaptanı Selman Paşa da Diu’yu kontrol altına almaya çalışmaktaydı. Diu o kadar Osmanlı’ya bağlı olması gereken bir yerdi ki, Selman Paşa oradan Portekiz kuvvetlerini uzaklaştırdıktan sonra Diu Müslüman Gucerat Sultanlığı’nın elinde kalmış, yine de Osmanlı’nın çıkarlarını koruması için Selman Paşa geri de Hoca Paşa isimli bir kaptanını bir miktar gemi ve askerle orada bırakmıştı. Nihayet 1517’de Osmanlı hem Mısır’ın hem Yemen ve Aden limanları hariç tüm Kızıldeniz’in, hem de Diu’nun kontrolünü eline almıştı.

Görüyorsunuz; ülkelerin hedefleri, stratejileri, çıkarları ne derse ona göre davranmaları yeni bir şey değil. Hatta stratejik derinlik safsatalarına kapılmadan önce – yani 21.yy başına kadar – biz Türkler de pekala ülke çıkarlarını uluslararası arenada iyi korumayı bilen bir ulustuk. İşte size yukarıda 16.yy başından bir örnek sundum. Hristiyan Venedik, çıkarını korumak için nasıl Müslüman Halifesinin Devleti ile ittifak yapıp bir başka Hristiyan devletine karşı savaşıyorsa, Müslüman Osmanlı da benzer şekilde Halifenin Devletini, o Devlet savaşlardan yorulup güçten düşünce ortadan kaldırmak da tereddüt göstermiyor. Hatta o Müslüman devlete ilk başlarda müttefik görünüp bunu yapıyor. Oysa belli ki ilk başlarda ortak bir Portekiz belasına karşı rakibiyle ittifak kursa da Osmanlı’nın belli ki en başından beri Kızıldeniz’e rahatça yerleşmek, Memlük egemenliğindeki Hint Okyanus yolunu kontrol altına almak gibi üstü örtük niyetleri de bulunmakta.

Bu kadarı aslında yeter ama sonrası da ilginç. Aden ve Yemen’in Selman Paşa tarafından alınamadığını söylemiştim. Bu işi Hadım Süleyman Paşa 1538’de halledecektir. Böylece de Osmanlı’nın, Fas’tan Hindistan’a, Etiyopya’dan Akdeniz’e kadar tarihinde en geniş coğrafyada savaştığı devlet olan Portekiz’le mücadelesi başlar. Giancarlo Casale’ye göre Birinci Dünya Savaşı zaten 1538 ile 1559 arasında Mısır’dan Hindistan’a uzanan bir coğrafyada Portekiz ile Osmanlı ve bu iki gücün sayısız müttefiki arasında yaşanmıştır. Hint deniz seferine çıkacak olan Türk donanmasının başında 1538’de Mısır Valisi Hadım Süleyman Paşa bulunmaktadır. 1530’ların başında Portekiz’in engellemeleri yüzünden Mısır’a Hindistan’dan yeterli baharat ulaşamamaya başlayınca, Venedikliler ve Mısır Valisi bir sefere çıkılmasını gerekli görmüştür. Yani öyle bir gece ansızın 82 Aden 83 Yemen 84 Diu benzeri bir lakaytlıkla değil, tamamen ticari menfaatler gerektirdiği ve çatışma kaçınılmaz olduğunda bu sefer kararı alınmıştır. Eğer Portekizliler Hint Okyanusu ticaretini monopolize etmeye kalkmasa, Osmanlı ile bu ticaretin gelirlerini paylaşma yoluna gitse 20 sene statükoyu koruyan Osmanlı herhalde böyle bir sefer kararı almazdı.

Spekülasyon bir yana, Mısır Valisi Hadım Süleyman Paşa 60 yaşlarında ve hadım olmasından ötürü evladı, mirasçısı vb. olmamasına rağmen vilayetinin ticari çıkarları tehlikeye girdiğinde İstanbul’dan sefer kararını çıkartmakta tereddüt etmemiştir. Peki sefer kararı alınınca ne mi yapılıyor? Sefer kararını veren Divan heyeti bir mektupla valiye sefere çıkabileceğini bildirirken aynı zamanda ona Anadolu’dan 60 gemi dolusu kalas da yolluyor ve mektupta acele edilmeden güçlü bir donanma inşa edildikten sonra yola çıkılması tembihleniyor. Bu iş için Süveyş tersanesi görevlendiriliyor. Neden uzun uzun anlatıyorum? Çünkü ulusal çıkarları korumak ciddi planlama gerektirir. Bizim atalarımız da öyle yaparlardı. Gerekmedikçe bırakın Portekiz gibi o dönem açık denizlere hâkim bir güçle savaşmayı, 20 yıl burunlarının dibindeki Aden gibi, Yemen gibi kolay lokma olan, zaten içlerinde Türk tüccar kolonileri de barındırdığı için Osmanlı yönetimine fazla direnmeyecek Müslüman emirlikleri bile tehdit etmezlerdi. Yani Osmanlı twitter’dan bir gece ansızın 82 şurası 83 burası yazarak emparyel bir güç haline gelmemişti.

Hadım Süleyman Paşa’ya dönelim, Paşa Haziran 1538’de seferine başlar. Bir not düşelim, Osmanlı Süleyman Paşa idaresinde Hint Okyanusuna açılmak için yelken açtıktan sonra bir hafta ilâ yirmi gün içerisinde Kanunî Sultan Süleyman Boğdan seferine, Barbaros Hayreddin Paşa da Preveze seferine çıkar. İki donanma ve bir kara ordusu ile üç farklı coğrafyada eski dünyanın hakimiyetine çıkabilmek, o dönem Osmanlı’nın ne kadar kudretli bir emparyel güç olduğu hakkında belki bir fikir verir.

Süleyman Paşa’nın Hint Deniz Seferi’ni uzun uzun anlatacak değilim. Bu konuda detaylar için Prof. Dr. Ertuğrul Önalp’in “Hadım Süleyman Paşa’nın 1538 yılındaki Hindistan Seferi” isimli makalesi okunabilir. Ben sadece seferin başında Aden’in alınış hikayesini anlatmak isterim. Aden, hatırlanırsa Memlük-Portekiz savaşı esnasında Kızıldeniz’e açılan Osmanlı kaptanı Selman Paşa’nın almaya çalışıp alamadığı limanlardandı. Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na açıldığı yerde Aden, Arap Yarımadasında Yemen’in altında stratejik bir nokta. Özellikle Aden’de sırtını Hint Okyanusu yönüne vermiş kıyıdan yükselen dağların denizde birçok yönden esen rüzgarları Aden limanında aniden dindirdiği ve yine aynı dağların Aden’e koruma da sağladığı iddia edilmekte. İşte bu sebeple rüzgarlarla mücadele ederek yaklaşan bir 16.yy donanmasının Aden’i savaşarak ele geçirmesi zor mesele. Ama Süleyman Paşa Hindistan’a yol alırken arkasında ele geçirilmemiş bir Aden bırakırsa o da olmaz. Gerçi Aden emiri Tahiri sülalesinden biri, Sünni Müslüman yani. Ve Kanuni Sultan Süleyman Osmanlı tahtına çıktığında ona bağlılığını ilan etmiş ama son yıllarda denizlerdeki gelirlere tek başına çıkan Hristiyan Portekiz’e daha çok meyletmeye başlamış halde.

Portekizlileri engellemek şöyle dursun, onların gemilerinin bazen Aden limanına yanaşmasına da izin veriyor – hiç değilse liman vergisi alsın ama değil mi? Zaten işin biraz dedikodusunu yaparsak, bu Yemenli Tahiri sülalesi önceden de Türk asıllı olan (her ne Mekke’yi aldıktan sonra Türk asıllarını inkâr edip kendilerinin Arap olduklarını iddia etse de) Resüli (Rasuli) hanedanının iktidarını yıkan bir sülale. Resuliler yıllarca Yemen’in idaresinde bulunmuş bir aile. Güvenliklerini de Tahirilere bırakmışlar. Tahiri sülalesi Yemen’in askeri güçlerinden ve hatta iki aile birbirleri ile evlilik bağı da kurmuş. Ancak Yemen de Resuli yönetimi çeşitli halk ayaklanmaları ile zayıflayınca onlara ilk tekmeyi de devletin idaresinde üç yüzyıl güvenerek yüksek mevkilerde yer verdikleri Tahiri’lerden geliyor. Yani pek sözüne güvenilecek adamlar değil.

Bu nedenle Süleyman Paşa Osmanlı’ya ait Kamaran’a geldiğinde donanmasının yaklaşmakta olduğu haberini hızlı bir gemi ile önden Aden Emiri’ne yolluyor ve Aden’in Kanuni Sultan Süleyman adına hutbe okutmasını, sikke bastırmasını ve dört gün sonra donanması Aden’e vardığında düzgün bir karşılama yapılmasını, kendilerine sefer için yiyecek ve para sağlanmasını istiyor. Zaten Emir ister denileni yapsın ister yapmasın, dört gün sonra Aden’i ele geçirecek Paşa. Tarihçi Fevzi Kurtoğlu’nun Hadım Süleyman Paşa’nın mektupları hakkındaki çalışmasından Süleyman Paşa’nın Aden’in ele geçirilişini İstanbul’a bildirdiğini, buradaki Emir’i idam ettirdiğini de İstanbul’a yazdığını ama yörenin nasıl ele geçirildiğini veya Emir’in idamı hakkında detay vermediğini biliyoruz. Önalp, dönemin Portekizli kaynaklarından João de Barros’un olayı şu şekilde not ettirdiğini bildirmekte: “anlatılanlara bakılırsa, Süleyman Kahire’deyken, Aden Emîri’ne gönderdiği bir haberci vasıtasıyla padişahın kendisine verdiği emir gereği donanmanın başında sefere çıkacağını, bu yüzden donanmasıyla limanına gelip burada ikmal yapmak zorunda olduğunu, ihtiyaçları olan yiyeceğin parasının kendilerine ödeneceğini bildirmişti. Aden’e vardıktan sonra Süleyman aynı haberciyi emîre yollayarak gelişini bildirdi ve donanmadaki hastaların tedavisi için kendilerine bazı evlerin tahsis edilmesini istedi. Cidde hâkimi gibi kuşkulu biri olmayan ve paşanın mizacını tanımayan Aden Emîri iyi niyetle kendisinden istenileni yerine getirdi. Ayrıca paşanın donanması için limana yiyecek ve içecek gönderdi. Paşa şehri ele geçirmeleri için önce bazı hastaları, daha sonra hasta numarası yapan askerleri yolladı. Hastaların ve hasta numarası yapanların her birine, silahlarını sedyelerin altına saklamış dört asker refakat ettiği gibi, ayrıca her hastanın tedavisi için yanına iki asker verilmişti. Bu şekilde yiyecek almak üzere şehre gidenlerle birlikte yetkililere fark ettirmeden donanmanın en seçkin 500 adamını şehre sokmuş oldu. Bunlar işaret verilir verilmez evlerden çıkarak şehri yağmalayacaklardı. Evlere adamlarını yerleştirme işi tamamlandıktan sonra Süleyman, Aden Emîri’ne habercisini göndererek, karaya gidecek durumda olmadığını, bu yüzden görüşmek üzere ondan gemiye gelmesini istedi. Aden Emîri böylesine güçlü bir donanmanın baskısıyla şehrin ileri gelenlerinden üç kişiyi yanına alarak paşayı görmeye gitti. Geldiklerinde paşanın emriyle yakalandılar ve kadırganın seren cundasına asılarak idam edildiler. Daha sonra şehirdeki 500 askere işaret verildi, bunlar sonradan giren diğer askerlerle birlikte şehri yağma ettiler. Bu şekilde Türkler burayı ele geçirdiler.

Paşa açgözlü ve zalim biriydi; tüm ganimetin paylaştırılmak üzere kendisine getirilmesini, bunu yapmayanın kellesinin gideceğini tellal vasıtasıyla duyurdu. Askerlerin tamamı yağmaladıkları bütün altın, gümüş ve mücevheri paşanın önüne getirip bıraktıktan sonra o da bunları haznedarına teslim etti. Paşa donanmanın ihtiyaçlarını gidermek ve şehirdeki hâkimiyeti tesis etmek üzere Aden’de 16 gün oyalandı, daha sonra güvenliği sağlaması için Behram Bey’i 500 askerle Aden’de bırakarak Hindistan’a gitmek üzere demir aldı”

Aden’in ele geçirilmesiyle ilgili olarak dönemin bir diğer Portekizli tarihçisi Couto’ya göre: “Paşa Aden’e gelince buranın emîri kendisine soğuk içecek ve hediyeler gönderdi. Paşa, emîrin padişahın koruması altında olduğunu bildirerek kendisini ziyaret etmesini ondan istediyse de bu istek reddedildi. Bunun üzerine paşa bazı yeniçerileri göndererek canının güvende olduğu konusunda onu ikna etmelerini sağladı. Emîr, paşanın kararlı olduğunu görünce değerli hediyelerle onu görmeye karar verdi, ama kadırganın baş tarafına geldiğinde yeniçeriler tarafından yakalandı. Daha sonra Süleyman Paşa’nın emriyle kendisine refakat eden dört adamıyla birlikte geminin seren cundasına asılarak idam edildi”.

Hulusi Yavuz da olayı “Süleyman Paşa Aden limanına donanmasıyla gelince Aden Emîri ona dört adamını göndererek yiyecek ve içecek ikramında bulunmuş, ama gemiye gelmekten imtina etmiştir. “Her ne kadar Süleyman Paşa kendisini ziyaret etmesi için Âmir bin Dâvud’u gemiye davet ettiyse de o bu davete icabet etmedi. Bu itaatsizlik karşısında Süleyman Paşa 3 Ağustos 1538’de donanma ile Aden limanına girerek Âmir’i kaptan kapısına getirtip, veziri ve diğer üç adamıyla birlikte kale kapısında idam ettirdi. Aden’i Osmanlı hâkimiyetine dâhil ettikten sonra Aden camilerinde padişah adına hutbe okuttu. Şehrin idaresini Mısır ümerasından Behram Bey’e bıraktı” sözleriyle nakleder.

Bu konuda daha geniş ve farklı bilgiler veren bir başka Portekizli tarihçi Gaspar Correa, Süleyman Paşa’nın, Cidde’den Kamerân Adası’na vardığında, gelişini haber vermek üzere bir adamını bir perkendeyle Aden Emîri’ne gönderdiğini belirtir. “Emîr, Süleyman Paşa’ya yolladığı cevapta donanmasını ve kendisini şehirde görmekten dolayı büyük mutluluk duyacağını belirtti. Paşa bu cevabı alır almaz adadan ayrıldı, öncü olarak bazı perkendeleri donanmanın amiraliyle birlikte göndermişti. Paşanın, haberci vasıtasıyla Aden Emîri’ne ilettiği güya padişah tarafından gönderilen sahte mektupta, yakında Aden’e gelecek olan padişahın donanmasının, Portekizlilerle savaşta tecrübeli olduğu için Aden Emîri Âmir bin Dâvud’un emrine verileceği bildirilmekte ve ondan donanmayı Hindistan’a göndermesi ve neyi uygun görüyorsa onu yapması istenmekteydi. Mektupta ayrıca Kızıldeniz’in muhafızlığının Aden Emîri’ne verildiği bildirilmekte ve donanmanın amirali olarak Süleyman Paşa’nın gönderildiği belirtilerek onun tecrübe ve tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmesi talimatı verilmekteydi. Süleyman Paşa, ayrıca gönderdiği bir başka mektupta, emîrin cevabını beklediğini, neyi emrederse onu yapacağını bildiriyor ve donanmayla gelişinden Hindistan’daki Portekizlilerin haberi olmasın diye Aden limanından hiçbir geminin çıkmasına izin vermemesini kendisinden rica ediyordu. Mektuplarla birlikte bir hilatı da alan Aden Emîri padişahın kendisine verdiği önemden dolayı çok gururlandı ve bu mektubun sahte olabileceğini aklına getirmedi.”

Ancak Correa’nın anlatımı Süleyman Paşa’nın bizzat İstanbul’a yazdığı mektuplarda haber verdiği Aden’in ele geçirildiği ve Aden Emiri’nin idam edildiği haberleriyle çelişmektedir. Zaten yine Önalp’in makalesinden adı bilinmeyen anonim bir Venedikli kaynağın o günlerde not ettiklerine dönersek, “Süleyman Paşa, Aden Emîri’ne kethüdasını göndererek hayatının padişahın himayesi altında olduğunu bildirmiş, bunun üzerine emîr padişahın kölesi olduğunu söyleyerek yakın adamlarıyla birlikte paşanın kadırgasına gelmiştir”. Sonra da zaten Paşa kendisi mektuplarında idam ettirdiğini söylüyor. Yani demek ki Süleyman Paşa Hindistan’da Diu’ya kadar uzanacak seferinde ardında güvene almadan bırakamayacağı bir limanı tek bir gemi ve askerini yitirmeden, ustalıkla Osmanlı idaresine almış. Bunun için – bazı hayalcilerimiz biraz üzülebilir ama – göğüs göğüse çarpışmaktansa daha kurnaz yollara başvurduğu herhalde ortada. Zaten nasıl ele geçirdiği İstanbul’dan sorulmamış bile kendisine.

İşte burada ben asıl olan, insan olan ecdadımızı görüyorum. Hani şu peygamber gibi iyi niyetli, derviş gibi sabırlı, bebek gibi temiz hayal edilen yapmacık dedelerimizi, ninelerimizi değil yani. Onların bugünkü Twitter ya da Facebook ahalisinden daha makul, daha akılcı, daha dikkatli ve plancı olan kişilikleri sayesinde Osmanlı bir dönem dünya hâkimi olmuştu. O günler bitti ve bugün artık ortalık şaklabandan geçilmez oldu. Bari Cumhuriyet döneminin makul, akılcı, dikkatli ve planlamaya dayanan dış siyaseti bozulmasaydı.

 

Yazımızı beğendiyseniz sosyal medya aracılığıyla çevrenizle paylaşıp, gönüllü olarak emek veren bizlere destek olabilirsiniz. Ayrıca tüm gönderilerimizi sitemize doğrudan ya da Facebook ve Twitter sayfalarımıza üye olarak takip edebilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s