Tam Osmanlı’yı Diriltiyorduk ki, Dolar 2 Kuruş Arttı: Şansa Bak!

Türkiye’nin dış borcu artmakta. Hazine Müsteşarlığı verileri ile çizilmiş milyar dolar cinsinden zaman serisi grafiğini aşağıya ekledim.

Tam Osmanlı_yı Diriltiyorduk ki, Dolar 2 Kuruş Arttı Şansa Bak! 2

Eğer düzey değerler bir anlam ifade etmiyor çünkü ülke ekonomisi de büyüyor dersek: gayrisafi yurtiçi hasılaya oranlı göreli değerler grafiği de altta.

Tam Osmanlı_yı Diriltiyorduk ki, Dolar 2 Kuruş Arttı Şansa Bak! 3

Öyle ya da böyle artıyor işte. Yok, dış borcun artması kötüdür demeyeceğim. Ekonomi teorisinde dış borcun kalkınma ve büyümeye olumlu etkisinin olabileceği kabul edilir. Varsayalım ki ekonominizde çok fazla yatırım harcaması planlanmakta ancak yurtiçi tasarruflarınız yetersiz: dış borç alarak yatırımlarınızı yaparsınız, büyürsünüz. Ya da varsayalım ki özel sektör yurtiçi finansmandan daha ucuza yurtdışından kaynak sağlayabiliyor: bırakırsınız nispeten ucuz dış borç kullanırlar, kaynak ucuz olduğu için daha fazla yatırım yapabilirler ve sonuçta ülke ekonomisi büyür. Bunlar ekonomik mantığa sığan durumlar. Artan dış borçla üretken yatırımlar finanse edildiği müddetçe ekonominiz büyür, dış borç da akıllıca kullanılmış bir kaynak olur.

Öte yandan ekonomi literatüründe iyi bilinen bir ampirik bulgu ne yazık ki bu genel teorik öngörünün sadece sanayileşmiş ülkeler için doğrulanabildiğini söylemekte. Çoğu az gelişmiş ve gelişmekte ülkede tam tersi etkilerin ortaya çıkabildiğini biliyoruz. Uzun zaman dilimleri ve çeşitli ülke grupları kullanılarak yapılan çalışmalar, özellikle gelişmiş ve sanayileşmiş ülkelerin dış kaynak çektiklerinde ekonomilerinin bu kaynakla ekstra büyüme kaydettiğini gösteriyor. Ancak sanayileşememiş, daha fakir olan ülkelerin, dış sermaye çekerek daha hızlı büyüyemediğini, hatta aksine genellikle daha yavaş bir büyüme temposuna indikleri gözlemlenmekte. Bu olumsuz bulgu hakkında doyurucu bilgi edinmek için bir grup IMF ekonomistinin ampirik çalışmalarını okuyabilirsiniz: Eswar Prasad, Raghuram Rajan, Ardvind Subramaniam ve Ayhan Köse gibi. Yani dış sermaye ile kesin büyüme sağlanır diye bir kural yok. Dış sermaye sizi yavaşlatabilir de.

Türkiye hakkındaki çalışmalar ise teorik öngörü ile uyumlu biçimde Türkiye’nin dış sermayeden yararlanarak büyüdüğünü ortaya koymakta. Esasen bu çalışmalardan birkaçı da bana ait. Aslında diyebilirim ki, Türkiye’nin ‘dış sermayeden yararlanarak büyüyen bir ülke’ olduğunu iddia etmek gerçeğin yanında çok az kalır. Biz bayağı bayağı sadece dış sermaye ile büyüyen, ya da dış sermayeye müptela bir ülke görünümündeyiz. Bu iddiam biraz fazla mı geldi? O halde aşağıda size 2012’de yayınlanmış bir makalemde kullandığım grafiği göstereyim. Üzerinde artı işaretleri bulunan ince çizgi, Türkiye’nin yıllık GSYH artışı, yani ekonomik büyüme rakamları. Kalın çizgi ise olan sermaye akımlarının GSYH’ye oranı. Türkiye’ye yönelik sermaye akımları için net doğrudan yatırım yükümlülüklerimizi, portföy yatırımı yükümlülüklerimizi, net hata ve noksan rakamlarını ve diğer sermaye yükümlülüklerimizi toplamıştım. Görüyorsunuz ya, biz dış kaynağı büyümek için olumlu yönde kullanan bir ülke değiliz, biz tastamam dış kaynağa bağımlı olarak büyüyen bir ülkeyiz. Dış kaynak girişi oransal olarak artmışsa, ülke büyüyor. Düşmüşse, büyüme de düşüyor.

Tam Osmanlı_yı Diriltiyorduk ki, Dolar 2 Kuruş Arttı Şansa Bak! 4

Hatta meraklısı baksın diye iki serinin tanımlayıcı istatistiklerini de aşağıya bırakayım da iki serinin grift ilişkisi daha da iyi görülebilsin.

Tam Osmanlı_yı Diriltiyorduk ki, Dolar 2 Kuruş Arttı Şansa Bak! 5

Eee, o zaman dış borç çok bizim için yararlı bir şey. Neticede bizi büyütüyor, değil mi? Zaten ben de teori çerçevesinde yararlı olmadığını iddia edemem demiştim yukarıda. Ama cennetten çıkma da değil tabi. Dış borcun bizim için de tehlikeleri var. Bir defa yukarıda gösterdiğimiz üzere bizdeki gibi bir bağımlılık söz konusuysa ülke ekonomisi kur hareketlerine çok bağımlı oluyor. İşler iyi giderken ve kurlarda oynama yokken risk yaşamıyorsunuz, bir dönem aldatıcı saadet hüküm sürüyor ama kurlar birden yükseldiğinde sizin de makroekonomik göstergeleriniz ve yatırımcılar nezdindeki görüntünüz bozuluyor.

Mesela en basitinden direkt dış borcunuzun ekonominiz içindeki payı yükseliyor. Kurlar devamlı biçimde arttığında enflasyon geçişkenliği; dolayısıyla enflasyonu dizginleyememe başlıyor. Hayat standardınız düşüyor. Ekonomik sarsıntıya giriyorsunuz, üreticinin maliyetleri artıyor, tüketicinin refahı düşüyor. Halk elindeki varlıkların değerini koruyabilmek için döviz talep ediyor, ekonominiz ister istemez belli oranda dolarize oluyor. Dolarizasyon oranı yükselirse para politikası uygulamalarınızın etkisi düşüyor. Ekonomi dıştan gelecek haberlere bağımlı hale geliyor, “yok FED başkanı öksürdü mü”, “yok gelecek hafta AB merkez bankası tahvil almaya devam edecek mi” gibi bazen tamamen anlamsız, bazen de çok kısa vadeli haberlerle ekonominiz şekillenmeye başlayınca siz 20-30 senelik büyük projeleri gerçekleştiremez bir hale, miyop olan bir ekonomiye sahip oluyorsunuz.

Yeterince iç karartıcı değil mi? Olay basit aslında: dış borç iyidir ama bizim gibi bağımlısıysanız kurlar yükselene kadar iyidir. Sonra birden bir bakarsınız kurların düzeyinin ve oynaklığının artmaya başladığı noktada, eskiden büyük hayaller kuran, 2071’e kadar Türkiye’ye rol biçen insanlar bile hiç istemeden “yarın dolar artar mı”, “altın alınsa daha mı iyi olur”, “Türk halkı neden dolar yatırımı yapmamalı” gibi günlük şeyleri konuşmak zorunda kalır. Çok net yazacağım, dış borçla imparatorluk kurulmaz. Bilemiyorum başkalarından borç alarak bakkal dükkânı kurulur belki, yani bakkal dükkânı kurmak isteyen biri ille de yüksek bir özsermayeye ihtiyaç duymamalı diye düşünüyorum. Ama halkımız Osmanlı’yı yeniden diriltmeyi kafasına koymuş, post-emperyal yalnızlık hissinde bir halk olduğu için yazıyorum, not etmekte fayda var: dış borçla imparatorluk kurulmaz çünkü imparatorluk ülküsü soğuk kanlı planlamaya dayanan, hırs dolu, yüzyıllar ötesine taşan bir ülküdür. 16.yy’da Sokullu   Mehmet Paşa’nın Don-Volga arasında kanal açtırmayı planladığı bilinir. Amacı 1500’lerde palazlanan Rusları güneye inmeden durdurabilmekti. Ruslar 16.yy Osmanlısının dişinin kovuğuna gitmezdi ama büyük devlet adamlığı böyle bir şey işte. O zamandan Sokullu, 17.yy’dan başlayarak başımıza bela olacak, 19.yy’da bizi Balkanlardan süpürecek, İstanbul’a kadar gelecek, 20.yy’da bizden Kars’ı, Boğazları talep edecek, her daim bize bir güvenlik tehdidi oluşturacak Rusları Sokullu, Slav asıllı Boşnak Sokullu ta 16.yy’da öngörüp engellemek için plan geliştiriyor. Hani Osmanlı’nın aynı anda hem Doğu Avrupa’ya hem Doğu Akdeniz’e hem de Hint Okyanus’una güç projekte ettiği dönemde bir de Kuzey’indeki kavimi düşünüyor yani. Ya da aynı Sokullu’nun Süveyş Kanalı’nı da planladığı bilinir, baharat yolu ticaretine sahip çıkmak için. Don-Volga Kanalı’nı 1952’de Sovyet Rusya’sı hayata geçirdi. Süveyş Kanalı ise 19.yy’ın ikinci yarısında yapıldı ve halen dünyanın en önemli su yollarından. İşte imparatorluk böyle bir soğukkanlı planlama gerektirir. Yüzyıllar ötesine taşmaktan kastım da budur. Hırslarınız dünyanın tamamına erişmelidir ve gündeliğin ötesinde olmalıdır. Dış borca bağımlı olmuş bir ülke ister istemez daha kısa vadeli düşünen, günlük siyasete ve dış etkilere mahkûm durumda olan bir halde bulacaktır kendini. Ama emperyal hayaller kurulabilir. Ona lafım yok. Mesela benim de hayal dünyam geniştir. Nelerin hayallerini kuruyorum kendim için ama sıra gerçeğe gelince işler değişiyor.

Şimdi bir basit bir hesap yapalım isterseniz. Amerikan Doları Türk Lirası karşısında iki kuruş değer kazansa bizim dış borcumuzu ödemek için TL cinsinden ne kadar ekstra katma değer yaratmamız gerekiyor? Ne kadar ekstra katma değer yaratmamız gerekiyor ki iki kuruşluk yükselişten öncekiyle tamamen aynı yaşam standardında tutunabilelim. Burada hayat standardından kastım erişebildiğimiz mal ve hizmet sepetidir. Buna alım gücü desem, değil. Zira kamusal hizmetleri de düşünüyorum. Ama tam olarak hayat standardı olmadığının da farkındayım. Yediğin, içtiğin, gezdiğin, sana verilen hizmetler vs. hepsi aynı kalacak diyelim. Şartımız bu. İşte sorum bu.

Bunun için 2017 sonuna kadar ve 2018 içinde planlanmış dış borç servisi verilerine bakalım. Yine Hazine Müsteşarlığı’na dönersek, 2017 yılı Ağustos-Aralık döneminde 46milyar dolarlık dış borç servisi planlanmış durumda. Aylık veriler yok. Kasım başlarında olduğumuz için 2017 sonuna kadar, Ağustos-Aralık arasındaki 6 ayın son ikisindeyiz dersek, ödemelerinde aylara düzgün dağıldığını varsayarsak, 15 milyar dolardan biraz fazla bir dış borç servisi yapacağız son iki ayda. Her bir dolar, iki kuruş artsa, yani diyelim ki 1 Dolar’ın TL değeri 3.86’dan 3.88’e çıksa ne olur? O halde 15 milyar dolarlık borcu ödemek için ekstradan 30 milyar kuruşa ihtiyacımız olur. Bu da 300 milyon TL demek. Yani dolar borcumuzu ödemek için artık eskisinden 30 milyon TL daha fazla yerli parayı döviz bürosuna götürmemiz gerekir. Eğer değeri düşen TL sebebiyle ihracatımız ekstradan 300 milyon TL ya da fazlası artmamışsa, o halde hayat standardımız 300 milyon TL’lik bir düşüş gösterecektir. Tabi bu ekstra yükün toplumun değişik kesimlerine nasıl pay edileceği başka bir iş ama öyle ya da böyle borcun TL karşılığı iki kuruş artıştan sonra 300 milyon TL’lik ekstra katma değer yaratamazsak hayat standardımız gerileyecektir. Ağustos-Aralık 2017 dönemine dönersek, servis edilecek 45 milyar dolarlık borcun 7.7 milyarı kamunun borcu. Bu borç zaten tüm kamunun. Ya kamu ödeme yapabilmek için vergileri artıracak, bu para vergi ödeyen bizlerin cebinden gidecek. Ya kendi kaynaklarından – bütçeden – ödeme yapacak ama bu defa da halka dönen kamu hizmetlerinde eş değer düşüş yaşanacak. Bir ihtimal de faizler yükselecek ve dış borç, yeni dış borç ile döndürülmeye çalışılacaktır. Ancak yükselen faizler de yine yatırım maliyetlerini artıracak, ya da tüketicinin tüketici kredisine erişimini zorlaştıracaktır.

Ezcümle gidilecek yön ne olursa olsun, kamunun dış borcunun TL karşılığı arttığında bu bizi bir şekilde olumsuz etkiler. Pekiyi özel sektör borcu ne olacak? Özel sektör de bu borcun artışını ya kendi cebinden karşılayacak ya da size, bana yıkacaktır. Mesela bizlere sattığı malların fiyatlarını artıracaktır. İşte bu da enflasyon demek. Yani yapabiliyorsa enflasyonla borcu bizlere transfer edip, bizlere ödetecektir. Fiyat artışı yapamıyorsa da ya yine ihracatında artış olabiliyor mu ona bakmak lazım, olamıyorsa hikâye tamamen aynı yönde ilerleyecek. Yani ya kendi kaynaklarından kullanarak sermaye enjekte edecek firmalarına, ya yeni borçlanma gerçekleştirerek borcunu döndürecek, ya da kemer sıkacak. Her halükârda ya birilerimizin ya da hepimizin yaşam standartları düşecek.

Üstelik bu 300 milyon TL’lik farazi hesap sadece bu yılın son iki ayında üstlendiğimiz ekstra yükü örnekliyor. Bunun gelecek yılı ve sonrası da var. O halde Hazine’nin dış borç servisi projeksiyonlarına dönelim. 2018 yılının genelinde 64,8 milyar dolar dış borç servisi projekte edilmiş durumda. Yani iki kuruşluk her artış borç yükümüzün TL karşılığını 1,3 milyar TL artırıyor. 2022’ye kadar olan planlı borç servisleri ve sonrası için tahminler eklendiğinde ise sonsuza kadar yüklendiğimiz ekstra yük 8,5 milyar TL. Hadi kişi başına eklenen yükü bulalım. Öyle ya, borç her ne kadar işletmelerin, bankaların, kamunun borcu olsa da bu birimler içindeki insanlar çalışınca değer üreten yapılar. Yani bankacı çalışacak, kar ettirecek bankasına ki banka elindeki parayı dövize çevirip borcunu ödeyebilsin. Ya da kamu ya da özel işletme. O halde borç yükünün servisi için daha fazla değer yaratma, daha fazla üretme işi gerçek kişilerin boynunun borcu. Sen, ben, biz çalışıp didineceğiz ve bu borç ödenecek. O halde 80 milyon kişiyiz ülkemizde desek, çoluk, çocuk hesaba dahil etsek yani, 8,5 milyar TL bölü 80 milyondan kişi başına düşen ekstra yükün hayatımız boyunca 106 lira olduğunu görürüz. Kurlarda iki kuruşluk yükselişin maliyeti hayatımız boyunca kaba bir hesapla kişi başı haybeden ödeyeceğimiz 106 TL’dir. Bu iki kuruşları bir toplayın isterseniz. Bakın aşağıya Dolar/TL kuru grafiğini koyayım. 2013’den bu yana dolar 2 TL kadar değer kazanmış durumda. Yani hesabımıza göre kişi başı haybeden 10,600 TL’lik bir yükün altına girmişiz.

Görüyorsunuz ya, Dolar iki kuruş artsa hepimizin hayatı boyunca kazanacağı gelirin 106TL’sına ipotek koyuluyor. Aynı alım gücüne sahip olmak için vizite ücreti 100 TL olan doktor hayatı boyunca bir hasta daha fazla tedavi etmek zorunda kalıyor. Saati 100 TL’den İngilizce dersi veren öğretmen, fazladan bir saat ders vermek zorunda, saatte 100 TL kazanan taksici bir saat fazla araba kullanmak zorunda kalıyor vs. Yani hepimiz aynı durumda olmak için daha fazla çalışmak zorunda kalıyoruz. Şimdi soruyorum size dış borca bu kadar bağımlı hale gelmiş, kısa vadede bu dinamiği değiştirme imkânı da olmayan bir ülkede, herkes iki kuruşluk kur hareketi nedeniyle hayatının bir saatini dinlenceden işe ayırmak zorunda kalıyorsa hangi boş vaktimizde biz günlük işlerimizden vakit bulup imparatorluk kuracağız? Öyle ya, bu toplumsal projemize biraz kafa patlatmalı, iyi planlamasını yapmalı, sonra harekete geçmeliyiz. Bakmayın siz kahve köşelerinde okeye dönerken Osmanlı hayali kuranlara, onların hayatı boş. Senin, benim gibi çalışan işinde gücünde adamın bu ülkede içine girmiş olduğu hayat ve ekmek kavgasında imparatorluk kurmaya ne ekstra zamanı ne enerjisi kalıyor.

Pekiyi Osmanlı gibi etkili, güçlü bir devlet olmak istiyorsak ne yapacağız? Yazımıza bu soruyu da ekleyelim, değil mi? Sonuçta, Osmanlı’nın yükselme döneminde olduğu gibi dünyanın başat devleti olmamızı istiysen ciddi bir kesim var. Bunu ben de isterdim açıkçası. Bu işin yolunu yordamını kendi anladığım şekilde anlatayım. İmparatorluk mu istiyorsun kardeşim, Ç a l ı ş a c a k s ı n. Boş lafla gün geçirmeyecek, üreteceksin. Öyle katma değersiz üretim de değil. Bir saatte GSYH’a katkı her ülkede ölçülür. Mesela Danimarka’da bir saat çalışan işçi 54 dolarlık katma değer yaratırken, sen 19 dolar yaratabiliyorsun. İşte önce bu aradaki açığı kapayacaksın. Bunu neden yapmalısın biliyor musun? Çünkü sen de O Danimarkalı gibi saatte 54 Dolar değerinde iş ürettiğinde zenginleşebilirsin. Ülken de zenginleşir. O zaman ay sonunu getireceğim diye anan ağlamaz hatta gelirinden tasarruf da edebilirsin. O tasarrufları bankaya yatırırsın (faizli, faizsiz fark etmez, o kişisel tercihe göre değişir). O bankalar da senden topladıkları parayı kredi olarak iş insanlarına verir. Yatırım tasarruf dengesi ülke içerisinde kurulur, kimse zevkinden gidip dış borç almak zorunda da kalmaz. Hah işte, dış borçtan sen üretirsen, ama değerli bir şeyler üretirsen kurtuluruz. Yani öyle bir saat trafikte elde tespih direksiyon sallamak değil, fırında ekmek hamuru yoğurmak da değil. Bir saatte gelişmiş mühendislik çözümleri üretmek, tıbbi hizmet üretmek, yönetim danışmanlığı üretmek, bunlardan bahsediyorum.

 

Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yere. Sen hem imparatorluk istiyorsun hem okumuşlara bela okuyor, “Allah okumuşun şerrinden korusun” gibi garip ve edepsiz dualar ediyorsun (ki İslam’da alimin bir saat uykusu cahilin tüm gece ibadetinden yeğ tutulmuşken yapıyorsun bunu). Hem imparatorluk istiyor hem de kız çocuklarını okula göndermeyelim diyorsun. İşin ahlaki, vicdani kısmını geçtim. O kız çocukları nasıl bir üretken kaynak haberin var mı? Kadınların işgücü katılımının %34 olduğu (iş arayanlar çıktıktan sonra her yüz kadından 29’unun işi var) bir ülkede, yani nüfusun yarısı olan kadınların %70 kadar kısmının elinden, emeğinden modern ekonomik anlamda istifade edilmediği bir ülkede sayın dolmuş şoförü sadece senin dolmuş sürmenle mi kurulacak istediğin şanlı imparatorluk?

Biraz ağır olduğunun farkındayım, hiçbir meslek grubunu aşağılamak gibi bir amacım da yok ama şu da bir gerçek: bırakın Türkiye’nin yarınını, dünyanın yarınında taksicilik, dolmuşçuluk, fırıncılık gibi işlere yer yok. Sürücüsüz arabalar geliyor, o ülkeye sokmadığımız UBER firması var ya hatırlarsanız, işte o firma dünyanın en büyük sürücüsüz tır filosunu kurdu. Şu an bunların gideceği yolların planlamasını, karşılaşılacak sorunların neler olabileceği ve nasıl hukuki düzenlemelere ihtiyaç duyulacağının çalışmalarını yapıyorlar. Yarının dünyası ya hemen köşe başında ya da girdi bile hayatımıza bilemiyorum. Ama öyle uzakta değil, ondan eminim. Yani erkekler imparatorluk hayali kurar bu ülkede, çoğunun daha yaptığı işin yarını yok; kadınlar zaten dışlanmış, 15-24 yaş arasında kızlarının yarıya yakınının NEET (yani ne işte, ne eğitimde, ne stajda) olduğu başka bir ülke yok OECD’de bizden başka. Ama hayal kurmaya gelince, mangalda kül de bırakmayan yine biziz. Hayal kurmak iyidir ama hayallerde yaşamaya başlamışsa bir insan, gerçekle bağı kalmamışsa işte bu bir patolojidir.

Yineleyelim: İmparatorluk mu istiyorsun? Çalışacaksın, didineceksin, üreteceksin, değer üreteceksin üstelik. Ha şu an bunlar elinden gelmiyor mu? O halde hiç değilse Cumhuriyet’imize sahip çıksana kardeşim. O da bizim ülkemiz, onu da biz kurduk ve hayal değil, gerçek olan hayatımız bu ülkede geçiyor. Gerçekten vatan için en yüksek hislere sahip biriysen önce elindeki Cumhuriyet ülkümüze bir taş koyarsın. Yok Osmanlı geri gelecek, yok dirilecek vs. bugünkü görüntüyle boş laf. Biz yani bu ülkenin üreten, çalışan, didinen kesimleri zar zor Cumhuriyet’i yaşatmaya çalışırken ve günümüz şartları da ortadayken, ülkemde milyonların oturduğu yerden, sosyal medya üzerinden gevşek gevşek Osmanlı İmparatorluğu istemesi en hafif tabirle çok itici oluyor. Bu milliyetçilik değil, vatanperverlik değil. Bu hem şu anki ülkemize, Türkiye’ye saygısızlık hem de geçmişimize, Osmanlı’ya saygısızlık. Osmanlı öyle sadece istedik diye var olmamıştı. Bizans gibi bir devlete karşı var ettik biz onu. Şans eseri büyümedi; planlamayla, çalışmayla, gerçekçi politikalarla o hale getirdik. Aynen Cumhuriyet’imizi de zor kurduğumuz gibi. Aynı Cumhuriyet için de insanımızın bedel ödemesi gerektiği gibi.

Bu nedenle o hayalperestlere tek bir çift sözüm var: Hayallerde yaşamayın da kalkın, çalışın biraz. Dolar yükseldikçe ödemeniz / ödememiz gereken yük de artıyor zaten. Önce çalışıp onu ödemeliyiz zaten, sonra durumumuza bakabiliriz. Belki gerçekten çok daha ilerilere taşırız ülkemizi, değer üretmeye başlarsak belki cidden başat ülkesi oluruz dünyanın, ama şimdi bunları düşünme zamanı değil çünkü o hayalini kurduğumuz noktadan çok gerideyiz, çok. Yapılması gereken bellidir: az laf çok iş. Vatanseverliğinin ölçüte de daima budur zaten, unutma.

 

Yazımızı beğendiyseniz sosyal medya aracılığıyla çevrenizle paylaşıp, gönüllü olarak emek veren bizlere destek olabilirsiniz. Ayrıca tüm gönderilerimizi sitemize doğrudan ya da Facebook ve Twitter sayfalarımıza üye olarak takip edebilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s