Bir Garip Ekonomik Buhran Beklentisi (4): Nerede Kalmıştık?

2017 Ocak ayında Türkiye’nin ekonomik görünümünü içeren, bu yazı ile aynı isimli bir yazı dizisi yayınlamıştık. Konumuz yıllardan beri süregelen kriz beklentisiydi. Krizin patlama tarihi beklentisinde acelecilik edildiği ve gerekli ön koşulların tamamlanmadığı görüşünde ısrar etmiştik. Bununla birlikte köprüden önceki son çıkışın kaçırıldığını; yıkıcı bir krizin artık kaçınılmaz olduğunu da eklemiştik. İddiamız ise 2018 yıl sonu itibarıyla korkulan krizin fitilinin ateşlenebileceğiydi. Aradan yaklaşık 14 ay geçti ve dolar kurunun 4 TL’ye dokunmasıyla birlikte bu konuyu gündeme tekrar taşımanın vakti geldi.

Bu yazıda sırasıyla şu sorulara yanıt arayacağız: Şu an bir krizin içerisinde miyiz? Kötü gidişata rağmen nasıl krize girmedik? Kriz neden kaçınılmaz? Nasıl bir kriz olacak? Ne yapmalı?

Şu An Krizde miyiz?

Günlük sohbetlerimizde sorulan “Esnaf siftah yapamıyor, bu kriz değil mi?” sorusunu yanıtlayalım. Bilimsel olarak ekonomide küçülme olmadan kriz var demek doğru olmuyor; dolayısıyla ortada henüz bir kriz yok. Diğer taraftan son GSYH güncellemeleri ile eşyanın tabiatına uymayacak sonuçların ortaya çıkması (Türkiye meğerse bilinenin aksine tasarruf fazlasına sahip bir ülkeymiş!!!) hükumetin makroekonomik verilerle oynamaya başladığını göstermekte. Oynamanın ölçüsünü bilemeyiz ancak şunu biliyoruz ki verilere tam olarak güvenmesek de “bakkala, kasaba sordum; taksici ve berberle konuştum, durum çok fena” edebiyatıyla kriz tanısı koymak doğru değil.

Peki öyleyse yaşadığımız bu can sıkıcı ekonomik durum ne? Kimisine göre 2016 darbe girişimi kimisine göreyse 2013 Gezi Direnişi günlerinde başlayan ekonomik tatsızlık için benim milat tarihim Ağustos 2011. Cari açığın o dönemde rekor kırması ve haliyle hükümetin gönülsüz biçimde ekonomide soğutucu önlemler almasıyla birlikte yumuşak iniş başlamıştı; yurtdışı piyasalar sarsıldıkça bu iniş türbülansa dönüştü; ancak henüz krize dönüşmedi. Bu yaşadığımız günlere kriz diyenlere benim cevabım: “Eğer bu krizse, en kötü günümüz böyle olsun!”.

Nasıl Olur da Krizde Değiliz?

Ekonomik büyüme, tanımı itibarıyla ülke ekonomisindeki çıktı değişimidir. Ekonominin de en temel girdilerden biri kredilerdir. Aşağıdaki görsel 2004 sonrası son 13 yıldaki toplam kredi miktarındaki değişimi gösteriyor. Rakamlarda herhangi bir hata olmadığını vurgulamalıyım; toplam banka kredileri 13 yılda yaklaşık 21 katına fırlamış. Üstelik enflasyon etkisinden arındırdığımızda bile bu artış hala aşırı yüksek; 7,4 kat. Dolayısıyla ister vatandaş ister KOBİ isterse holding olsun hiç fark etmez; Türkiye ekonomisinin tüm aktörleri krediler sayesinde ayakta. 2013 Mayıs sonrasında siyasi baskı sonucu 3 kamu bankasının büyük miktarda kredi yoluyla piyasaya para pompalaması önemli bir etken oldu. KOBİ’lere kredi aktarımını içeren ve %7 oranına kadar olan batık kredilerin zararını ticari bankalar yerine devlet hazinesinin sırtına yükleyen KGF de bir diğer önemli kredi arttırıcı etkendi. Peki sırf kredi vermekle krizden kurtulabiliyorsak, neden bunu her daim yapmıyoruz?

Bir Garip Ekonomik Buhran Beklentisi (4) Nerede Kalmıştık 2

Çünkü yapay kredi enjeksiyonları eroin kullanımına benzer. Piyasa hızlıca bağımlı hale gelir ve sürekli daha fazlasını ister. Bir ülkede geleceğe ilişkin güven kaybı varsa; bu krediler yatırım amaçlı değil, kısa vadeli borçları kapatmak için kullanılır; dolayısıyla kalıcı çözüm sağlanamadığı gibi sonunda birçok kredi batar. Özetle eroin tadındaki kredinin verdiği rahatlama hissi kısa sürelidir ve nihai ölümü daha uzun ve acılı hale getirir. Peki sürekli artan dozda eroin alınmasına rağmen nasıl hayatta kalabiliyoruz?

Her şey olumsuz gözükürken Türkiye ekonomisinin krize bir türlü girmemesinin esas nedeni burada yatmakta. Yalnızca Türkiye ekonomisi değil; diğer birçok gelişmiş ülke de bu sarmalın içerisinde kaybolmuş durumda. İkinci bir küresel krizin sorumluluğunu almak istemeyen başta Batı olmak üzere birçok ülkedeki siyasetçi ve ekonomi yöneticisi benzer uygulamalara başvuruyor. Bu nedenle küresel para bolluğunun tüm zamanların açık ara en yüksek olduğu dönemi yaşıyoruz.

Bu biraz şaşırtıcı gelebilir; nasıl olur da sıkıntılar içerisindeki Türkiye’ye yurtdışından yatırım yapılır? Böyle dönemlerde ülkeler sıcak parayı çekemeseler bile; sıcak para kâr amacıyla zorla giriş yapar. Bu nedenle Türkiye’nin kötü yönetildiği bir dönemde küresel piyasalarda risk iştahı yüksekse kriz gerçekleşmez. Elbette bunun tersinin de geçerli olduğunu ve Türkiye gibi dışa açıklığı çok yüksek düzeyde olan bir ekonomide; iyi yönetilsek bile küresel risk iştahı düştüğünde krizin kaçınılmaz olduğunu söylemek gerek.

Mayıs 2013 ile Ocak 2017 arasındaki dönemde bu risk iştahındaki kısılma Türkiye’nin tadının iyice kaçmasına ve ekonominin sallantıya düşmesine neden olmuştu. Ancak 2017 yılı itibarıyla son 10 yıldaki küresel ekonomilerin en güçlü olduğu döneme tanık olduk. Bunun sonucu Türkiye hangi durumda olursa olsun yabancı yatırımcılar Türkiye’ye yeniden para akıtmaya başladılar.

Bir Garip Ekonomik Buhran Beklentisi (4) Nerede Kalmıştık 3

Yukarıdaki görsel de bu durumu özetliyor. Türkiye ekonomisinin zayıf karnı cari açıktaki düzenli artışı mavi çizgiyle görebiliyorsunuz. Esas önemli olan kısımsa cari açığın finansmanı olan sıcak para akışını temsil eden sarı çubukların yönü ve miktarı. Yurtdışı yatırımcıların güven kaybı neticesinde dışarı kaçan sıcak para önce azalmış, 2016 Haziran ayı itibarıyla da geri dönmeye başlamış; üstelik 2018 Ocak ayında miktarı zirveye çıkmış.

Özetle piyasaya kredi pompalaması yolu ile ekonomi ayakta tutuluyor. Küresel ekonomilerdeki yakın dönemdeki olumlu seyir ve sonucundaki risk iştahının getirdiği sıcak para da aşırı doz kredi sonucu çökmemizi engelliyor.

Kriz Neden Kaçınılmaz?

Tipik bir ekonomik krize neden olabilecek başlıca olağan şüpheliler: devletin borçlarını ödeyememesi, bankacılık sisteminin çökmesi, varlık fiyatlarındaki balonun patlaması ve ödemeler dengesi finansmanının sağlanamaması. Bu 4 faktöre hızlıca göz atalım.

Geçtiğimiz yıl yayınladığımız yazımızda 2013 sonrasında kamu maliyesinin harcama miktarı ve borçlanma kalitesinde (borcun uzun vadeli, yerli para cinsi ve sabit faizli olması) küçük bir bozulma olsa da özellikle diğer ülkelerle kıyaslandığında hala yeterince sağlam yapıda olduğunu belirtip, “pek iyi” notu vermiştik. Ancak 2017 yılıyla birlikte bütçe açığının 48 milyar TL ile rekor kırması, iç borçlanma vadesindeki olumlu seyrin bozulması ve hazine garantili projeler ile KGF batıklarının yüklenilmesi taahhüdü nedeniyle bu notu “iyi” dereceye düşürmek gerekiyor. Diğer taraftan kamu maliyesi sağlıklı yapısını hala koruyor ve borcunu alacaklısını endişeye düşürmeden ödeyebilmekte.

Bir diğer olası kriz yaratma nedeni ise bankacılık sistemi. Bankacılık sektörü sermaye yeterliliğini (%16,5) fazlasıyla sağlamaya devam ediyor ve bunu destekleyebilecek karlılığa sahip. Son 4 yıldaki takipteki kredilerdeki artış durmuş ve ek olarak Hazine’nin KGF kredisi batıklarına ortak olması neticesinde bankalar üzerindeki bu stres azalmış. Bankalar kanunları gereği döviz açık pozisyonu da taşımıyorlar ve yurtdışı borçlanmalarında bir zorlanma yaşamıyorlar. Diğer taraftan yalnızca son 3 yılda sektör 779 şubesini kapatarak önümüzdeki sürecin zor geçeceği şimdiden kabullenmiş. Bu rakamlara yansımayan ve oldukça önem haiz eden risk ise Zarrab davası sonucu başta Halkbank olmak üzere tüm bankacılık sistemine uygulanabilecek olan yaptırım ve cezalar. Hükmün verildiği fakat cezanın henüz açıklanmadığı dava önemli bir risk unsuru; bu nedenle geçtiğimiz yıl “iyi” notunu verdiğimiz bankacılık sektörünü “orta” nota düşürmek yerinde olacak.

Özetle kamu maliyesi ve bankacılık sistemi kriz yaratabilecek durumda değiller; diğer taraftan gayrimenkul/ inşaat sektörü ve özellikle dış açık büyük risk içermekte.

Bir Garip Ekonomik Buhran Beklentisi (4) Nerede Kalmıştık 4

Türkiye’de finansal varlıklara yatırım hala düşük düzeyde bulunduğu için varlık fiyatları balonları olarak incelenmesi gereken gayrimenkuller oluyor. Yukarıdaki görselde Türkiye hedonik (konut kalitesinin yıldan yıla sabit tutulduğu) konut fiyat endeksinin son yıllardaki gelişimi gösteriliyor. Son 5 yılda konut fiyatları %77 artış göstermiş. Bu sektörde fiyatlar doğası itibarıyla ani çöküş yerine kademeli bir şekilde düşüyor. Üstteki görselde de açık olduğu üzere 2013 sonrasındaki süreçte konut fiyatları dolar cinsi ortalama %17 değer kaybetmiş. Bu sarı alarmın çoktan yandığına işaret etmekte. Enflasyon etkisinden arındırıldığında artışın yalnızca %16 olduğunu ve son 16 aylık dönemde reel olarak konut fiyatlarının %4 düştüğünü söyleyebiliriz. Dolayısıyla sarı alarm artık turuncuya dönüşmüş durumda. Önümüzdeki süreçte TL cinsi fiyatlarda doğrudan düşüşün gözlemlenmesiyle kırmızı alarma geçilmesi ve devamında bir çöküşün yaşanması karamsar bir tahmin değil.

Ek olarak konut arz tarafını oluşturan inşaat sektörünün de likidite sorunu yaşadığı ve kredi geri ödemelerinde zorlandığı sıkça dile getirilen bir durum. Dolayısıyla her ne kadar hükumet için sektör stratejik önemde bulunsa da köyden kente göçün devam etmesi, nüfusun hala genç olması, Suriyelilerin konut talebi gibi ek nedenler fiyatlara destek sağlasa da gayrimenkul sektöründeki fiyatlar kesinlikle tehlike hattında. Bununla birlikte gayrimenkul fiyatlarındaki olası düşüşü bir kriz nedeni görmekten öte ortaya çıkmış bir krizde tutuşturucu etki yapacağını belirtmeliyim. Önceki yıl verdiğimiz “orta” notu “geçer” seviyesine indirmenin şimdilik makul olacağı kanısındayım.

Peki olası bir kriz nereden çıkacak? Yazının 2. kısmında belirtiğimiz üzere Türkiye’yi tam teşekküllü bir krizden koruyan faktör yurtdışı piyasalardaki olumlu seyir. Küresel yatırımcılardan Türkiye’ye doğru sıcak para akışı devam etmekte. İşte soru işareti de burada oluşuyor: ya sıcak para akışı kesilirse?

Bir Garip Ekonomik Buhran Beklentisi (4) Nerede Kalmıştık 5

Yukarıdaki görsel hane halkı, kamu ve finans sektörü hariç özel sektörün; başka bir ifadeyle reel sektörün dış borç yapısını göstermekte. Göz ardı edilemez bir biçimde özel sektörün yabancı para cinsi borca sürüklendiği ve miktarın 213 milyar dolara ulaştığı ortada. Bu miktar firmaların elindeki döviz varlıkları çıkardıktan sonra geriye kalan net borç olduğunu ve üstüne bu yıl da 50 milyar dolar civarında cari açık vereceğimizi ekleyelim. Merkez Bankası net rezervlerinin ise yalnızca 34 milyar dolar olduğunu; birçok iş insanının paralarını uzun süreden beri yurtdışına kaçırdıklarını da belirtelim.

Dolayısıyla özel sektörün dış borçluluğu ile bombanın patlamaya hazır hale geldiğini ve küresel risk iştahının azalmasıyla birlikte pimin çekileceğini iddia etmek yanlış olmaz. Geçtiğimiz yıl kriz için acelecilik ediliyor kanaatimizin temel nedeni de küresel piyasalara ilişkin olumlu seyir ve yüksek risk iştahı öngörümüzdü. Bu yazıyla birlikte bu öngörümüzün artık vadesinin dolduğunu, 2018 yılı içerisinde küresel bir çatlama yaşanacağını; dolayısıyla Türk finansal piyasalarının da derinden sarsılıp 2019 yılındaki ekonomik aktivitenin ciddi şekilde durgunlaşacağı görüşümüzü ortaya koyuyoruz.

Israrla “Hiç mi kurtuluş yolu yok?” derseniz; 1994’te İstanbul’daki su sorununu çözen “Yağmur Duası” misali “Dolar Duası” edip ve bekleyelim diyebilirim. İşte durumumuz maalesef bu derece trajikomik.

Nasıl Bir Kriz?

Birçoğumuzun hafızasında 2008-09 krizi var ve haliyle beklentiler hızlı bir çöküş ve sonrasında hızlı bir düzelme şeklinde oluşmakta. Fakat yavaş yavaş içine girdiğimiz kriz kesinlikle bu şekilde olmayacak. Gün geçtikçe tatsız gidişat artacak ve zaman içerisinde krizle tamamen karşı karşıya kaldığımızı fark edeceğiz. 1994-2001 arasında kısmı olarak gerçekleşen ekonomik buhran misali; kurbağanın tencerede ağır ağır kaynatıldığı ve son ana kadar hiç tepki vermediği bir süreç bizi bekliyor.

2011-18 döneminde yaşanan tatsız ekonomik gidişatın yavaş yavaş olması neticesinde şu ana kadar “yazarkasa atmak” ile özdeşleşen protestolar neredeyse hiç olmadı. Bir nevi derin uyku içerisindeki vatandaşın boynuna sessiz ve usulca piton yılanı sarılmış oldu. 2011 Ağustos ile başlayan yumuşak inişin türbülansa dönüştüğü bugünlerden bir sonraki tatsız aşamaya geçiş çok muhtemelen önümüzdeki yılda başlayacak. Şu ana kadar etkisini uzayan mesai saatleri, enflasyonun altında verilen maaş zamları ve iş güvenliğinden verilen tavizler şeklinde gösteren durum daha sertleşecek. Mevcut haliyle bile yüksek seyreden genç işsizlik oranı İspanya (%46) ve Yunanistan (%60) örneklerindeki gibi sürdürülemez noktalara erişecek. Bir nevi yaklaşık 7 yıldır boynumuza dolanan piton, avını yine soğuk kanlı bir biçimde ağır ağır yutmaya çalışacak.

16 Nisan referandumunda dahi hakkını koruyamayan ve oldukça mülayim olarak değerlendirilen vatandaşın kaybedecek fazla bir şeyi kalmadığında ve köşeye sıkıştırıldığını fark ettiğinde siyasi hayatımızda uzun yıllardır görülmemiş sokak protestolarının 2020’li yıllarda başlaması gayet olası. 2018-19 seçim dönemi sonrası uzun bir dönem seçim olmaması, sosyal medyadaki baskının arttırılması ve OHAL’in çok muhtemel devam ettirilmesi neticesinde sokak harici tepki gösterilebilecek bir mecra kalmamış olacak.

Bu yazıyı bu satırlara kadar okuyan birçok kişi için bu derece karamsar tablo şaşırtıcı gelebilir; ancak mevcut ekonomik kötü gidişatın dönemsel değil yapısal olduğunu ve hatta neo-liberal ekonomik sistemin Batı da dahi çökme riski yaşadığını hatırlatmalıyım.

Ne Yapmalı?

Eğer hükumet vatandaşların çıkarını değil kendi siyasi geleceğini korumak üzere kısa vadeli makro iktisat politikası uyguluyorsa; biz bireylere düşen uzun vadeli mikro politika uygulamak olacak. Ücret miktarı yerine iş garantisine odaklanmak, zorunlu olmayan tüketimi kesip tasarrufa yönelmek ve mevcut tasarrufları krizden ters yönde olumlu şekilde etkilenecek finansal enstrümanlara yatırmak yerinde bir davranış olur. Bununla birlikte dışarıda kusursuz bir fırtına varken bireysel yöntemlerle kendimizi tamamen korumayı başarmak çok zor.

Bu nedenle bu krizden asgari biçimde zarar görmek için yapılması gereken dayanışmanın sağlanması. Krizin buhrana dönüşmesi sürecinde ummadığınız birçok şirketin battığına tanıklık edeceğiz; diğer taraftan bu şirketlerin sahibi olan patronların çoktan kendi paralarını yurt dışına kaçırdıklarını faturanın devlete ve sıradan vatandaşa kaldığının farkına varacağız. Bu nedenle tıpkı 2000-01 krizindeki gibi batık kredi, ödenmeyen vergiler ve tazminatsız işten çıkarmaların bedelini ödemek istemiyorsak; şimdiden örgütlenmek ve muhataplara doğru soruları sormamız gerek.

  • Beyaz eşyada bile olan ÖTV, lüks konutlarda neden yok?
  • Mobilyada %18 olan KDV, pırlantada neden yalnızca %18?
  • İş insanlarının yüzlerce milyona ulaşan vergi cezaları neden affediliyor?
  • OHAL sürecinde grevlere neden izin verilmiyor?
  • Mega projeler neden özel sektöre verilip üstüne hazine garantisi sağlanıyor?
  • Çağdaş bir öğrenim için fahiş ücretlerle özel okul parası ödemek zorunda mıyız?

 

Yazımızı beğendiyseniz sosyal medya aracılığıyla çevrenizle paylaşıp, gönüllü olarak emek veren bizlere destek olabilirsiniz. Ayrıca tüm gönderilerimizi sitemize doğrudan ya da Facebook ve Twitter sayfalarımıza üye olarak takip edebilirsiniz.

Bir Garip Ekonomik Buhran Beklentisi (4): Nerede Kalmıştık?’ için 11 yanıt

  1. Başarılı,tebrik ediyorum… Krediler konusunda bankaların sağlamlığı konusuna katılmıyorum. Zincirin sağlamlığı en zayıf halka kadardır. Reel sektörün (KOBİ’lerin) zincirleme olarak gireceği kriz (girecek) bütün ülkeyi zincirleme reaksiyona sokar…

    Beğen

    1. İsmail Bey teşekkür ederim. Açıkçası bankalar hakkında sizinle aynı görüşteyim. Vurgulamak istediğim bankalar kriz yaratıcı durumda değil fakat krizden etkilenip krizi tutuşturabilcek durumda olmaları. tekrar teşekkür ederim. saygılar

      Liked by 1 kişi

  2. Merhaba,
    “krizden ters yönde olumlu şekilde etkilenecek finansal enstrümanlar”a örnek verebilir misiniz?
    Nakiti nasıl bir sepet yapardınız?
    Teşekkürler.

    Liked by 1 kişi

    1. Bu soruya detaylı bir yanıt vermek yatırım danışmanlığı faaliyetleri içerisinde yer alacağı ve bunun da belirli lisansları gerektirdiğini için; bunugöz önünde bulunarak yalnızca sınırlı bir cevap vereceğim. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde bu tip ekonomik kriz dönemlerinde en başta dolar olmak üzere döviz karlı bir yatırım aracı olabilir. Hisse senetleri ve mevduat faizi kar sağlasa bile bu getiri uzun vadede yine dövizin getirisnin altında olabilir. Altın da alternatif bir yatırım olmakla birlikte ederi daha çok Türkiye ekonomisinin etki edemeyeceği uluslararası piyasalara bağlı olduğu için ilk tercih edilen ürün olmaz. Saygılarımla,

      Beğen

  3. Merhaba Murat Bey.

    Öncelikle güzel yazılarınız için aklınıza sağlık çok teşekkür ederim. Bir konuya takıldım, “…….. şuna kadar “yazarkasa atmak” ile özdeşleşen protestolar neredeyse hiç olmadı…..” diye yazmışsınız. Haklısınız hakim algı bu yönde ama biliyorsunuz ki gerçek böyle değil. Meclisin önünde kendini yakanlar, televizyonun (cihazın) üstüne çıkıp isyan eden çiftçiler, sütlerini belediye önüne döken üreticiler… Bu örnekler aslında mevcut ve giderek artıyor.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s